Kuran-ı Kerim 4. Sure Nisa Suresi Türkçe Meali Oku
Medine’de takriben hicri 6. yılda
nazil olmuş olup, 176 ayettir. Kadınlar hakkında
birçok hüküm ihtiva edip, Cahiliye döneminde mahrum
oldukları yeni hakları kadınlara verdiğinden
ötürü, bu sureye “Kadınlar” manasına
gelen Nisa suresi adı verilmiştir. uzunluk
itibariyle Bakara suresinden sonra Kur’an-ı
Kerimin en uzun ikinci suresidir.
Kur’anda “Ey insanlar!” hitabı
ile başlayan iki sureden biri olup, ilk yarıdaki
4. suredir. Bu hitap ile başlayan öbür sure,
ikinci yarının 4. suresi olan Hac suresidir.
Nisa suresindeki bu hitap, insanların tarihlerinin
başındaki kardeşliğe, Hac suresindeki
ayet ise ahiret istikbaline dikkat çekmektedir.
Nisa suresi; Allah’ın hakları,
bütün insanların kardeşliği, çocuklara,
kadınlara, yetimlere şefkat edip haklarının
verilmesi, mallarının korunması, evlenme,
miras, temizlik, namaz, cihad, nizama uyma, toplumda müsamaha,
dayanışma, emanete riayet, adalet, Ehl-i kitap
ile münasebetler, Hıristiyanların Hz. Îsa (a.s.)
hakkındaki batıl iddialarını konu
edinir.
Bismillahirrahmanirrahim.
1 –
Ey insanlar! Sizi bir tek kişiden yaratan ve ondan
da eşini yaratıp o ikisinden bir çok erkekler
ve kadınlar türeten Rabbinize karşı
gelmekten sakının.
Adını anıp Kendisini vesile ederek
birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’a saygısızlık
etmekten ve akrabalık bağlarını
koparmaktan sakınınız. Allah sizin üzerinizde
tam bir gözeticidir. [7,189;
30,21; 39,6; 42,11] {KM, Tekvin 2,21-23}
Bütün insanlığın aynı
baba ve annede birleşen bir tek aile oluşturduğunu,
dolayısıyla insanların bu hukuka uygun
davranmaları gerektiğini bildiren bu ilk ayet,
surenin konuları için en mükemmel bir giriş
durumundadır.
2 – Yetimlere
mallarını verin, temizi verip murdarı
almayın, onların mallarını kendi
mallarınıza katarak yemeyin. Çünkü böyle
yapmanız gerçekten büyük bir günahtır.
3 –
Himayeniz altındaki yetim kızlarla evlenince
haklarını gözetemeyeceğinizden, adaleti
sağlayamayacağınızdan endişe
ederseniz, onlarla değil, size helal olup arzu
ettiğiniz diğer kadınlarla iki, üç veya
dört hanım olmak üzere evlenin.
Eğer bu takdirde de aralarında adaleti gerçekleştirmekten
endişe ederseniz, bir kadınla veya elinizin
altında olan cariyelerle yetinin. Bu durum,
adaletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır.
{KM, Matta 25,1-12; Tesniye 21,10-14}
Bu ayet, erkek için dörde kadar eş
ile nikahlanma ruhsatı verir. Fakat eşler
arasında adaleti gerçekleştiremeyen, ahirette
olacağı gibi, dünyada da perişan olur.
4 –
Evleneceğiniz kadınlara mehirlerini gönül hoşluğu
ile verin. Eğer mehrin bir kısmını gönül
rızasıyla size bağışlarlarsa
onu içinize sine sine afiyetle yeyin.
5 –
Allah’ın sizin maişetinizin başlıca
vesilesi kıldığı mallarınızı,
aklı ermeyen kimselerin ellerine vermeyin. Bu
malları işleterek elde edeceğiniz gelirle
onların ihtiyaçlarını sağlayın,
giyeceklerini temin edin ve onlara tatlı sözler söyleyin,
güzel tavsiyelerde bulunun.
6 –
Yetimleri evlenme çağına varıncaya kadar
gözetip deneyin. Akılca olgunlaştıklarını
görürseniz mallarını kendilerine teslim edin.
Büyüyünce ellerine alacakları düşüncesiyle
o malları israfla tüketmeyin. İhtiyacı
olmayan veli, yetim malına tenezzül etmesin. Muhtaç
olan ise meşru surette, ihtiyaç ve emeğine
uygun olarak yararlansın. Onlara mallarını
teslim ettiğinizde bunu şahitlerle tesbit
ettirin. Allah hesab sorandır ve O’nun hesap
sorması kafidir. [6,152]
7 –
Ana baba ile yakın akrabanın terikelerinde
erkeklere hisse bulunduğu gibi, ana baba ile yakın
akrabanın terikelerinde kadınlara -azından
da çoğundan da- farz olarak belirlenmiş
hisseler vardır.
Bu ayet mirasda beş prensip koyar:
1.Erkek gibi kadın da mirastan pay alır. 2.Az
çok bütün mallar mirasa tabidir. 3.Bu kural taşınabilir
ve taşınamaz bütün mallar için geçerlidir.
4.Ölen kişi mal bırakırsa miras söz
konusu olur. 5.Yakın akraba varken uzak akrabaya
miras düşmez. Bu beş prensibi gayet özlü
ihtiva eden bu ayet giriş yapılarak sonra
miras payları belirtilir.
8 –
Miras taksim edilirken varis olmayan akrabalar, yetimler,
fakirler de orada bulunuyorlarsa, onlara da bir şey
verin ve gönüllerini alacak tatlı sözler de söyleyin.
9 –
Arkalarında eli ermez, gücü yetmez küçük çocuklar
bıraktıkları takdirde, onların
halleri nice olur diye endişe edenler, yetimlere
haksızlık etmekten de öylece korksunlar da
Allah’ın cezalandırmasından sakınsınlar
ve doğru söz söylesinler.
10 – Yetimlerin
mallarını haksız yere yiyenler, aslında
karınları dolusu ateş yerler. Onlar, yarın
harıl harıl yanan bir ateşe gireceklerdir.
11 –
Miras konusunda, Allah çocuklarınız hakkında
şöyle emreder: Erkeğin hakkı, kadının
hissesinin iki mislidir. Şayet kadınların
sayısı ikiden fazla ise onlar terikenin üçte
ikisini alırlar. Eğer kız evlat tek ise
terikenin yarısını alır.
Ana babaya gelince, ölenin çocuğu varsa, onun
terikesinden her birine altıda bir hisse vardır.
Eğer çocuğu yoksa ve kendisine ana babası
varis oluyorsa annesine üçte bir hisse vardır.
Şayet ölenin kardeşleri varsa, ölenin yaptığı
vasiyetin ifasından ve borcunun ödenmesinden sonra
annenin hissesi altıda birdir.
Ana babanız ile evlatlarınızdan
hangisinin size daha faydalı olacağını
siz bilemezsiniz. Bunlar Allah’ın koyduğu
farzlardır. Allah muhakkak ki alim ve hakimdir
(her şeyi hakkıyla bilir, mutlak hüküm ve
hikmet sahibidir).
Mirasta erkek evlat, kızın iki
mislini alır. Zira İslama göre erkek
ailesini geçindirmekle yükümlüdür. Kadının
böyle bir görevi yoktur. Kadının yükü
kocasına ait iken, koca ailesini, çocuklarını,
duruma göre anne ve babasının nafakasını
yüklenmek zorundadır. Dolayısıyla bu hüküm
tam adalettir.
12 –
Eşlerinizin çocukları yoksa terikelerinin yarısı
siz kocalarındır.
Eğer çocukları varsa dörtte biri size aittir.
Bütün bunlar, yaptığı vasiyetin ve üzerindeki
borcun ifasından sonradır.
Sizin de çocuğunuz yoksa terikenizin dörtte biri
eşlerinizindir.
Eğer çocuğunuz varsa terikenizin sekizde biri
onlara aittir.
Bunlar da yapacağınız vasiyetin ve
borcunuzun ödenmesinden sonradır.
Eğer miras bırakan erkek veya kadın, çocuğu
ve ana babası olmayan bir kimse olur ve onun erkek
veya kız kardeşi de bulunursa, bunlardan her
birinin hissesi altıda birdir.
Şayet onların sayısı daha fazla ise,
o takdirde onlar üçte bir hisseye ortak olurlar.
Bu da yapılan vasiyet ve borcun ödenmesinden
sonradır.
Bütün bunlar, varisler zarara uğratılmaksızın
yapılacaktır.
Bu, Allah tarafından size bir buyruktur. Allah alim
ve halimdir (her şeyi hakkıyla bilir,
cezalandırmada aceleci değildir).
13 –
İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır.
Kim Allah’a ve resulüne itaat ederse Allah onu, içinden
ırmaklar akan cennetlere ebedi kalmak üzere yerleştirir.
İşte en büyük başarı da budur.
14 –
Kim de Allah’a ve resulüne isyan eder ve Allah’ın
sınırlarını aşarsa,
Allah onu da ebedi kalmak üzere ateşe koyar. Hem
onu zelil ve perişan eden bir azab vardır.
15 –
Zina eden kadınlarınız hakkında dört
şahit isteyin. Eğer dört kişi şahitlik
ederlerse, ölüm kendilerini alıp götürünceye
veya Allah kendilerine bir yol gösterinceye kadar onları
evlerde alıkoyun.
[24,2] {KM, Tesniye 22,21; Levililer 19,20; 20,10.14;
21,9; Yuhanna 8,5}
16 –
Sizden bir çift fuhuş yaparsa onlara eziyet edin.
Eğer tövbe edip hallerini ıslah ederlerse
onları cezalandırmaktan vazgeçin. Çünkü
Allah, tevvab ve rahimdir: (tövbeleri kabul eder ve çok
merhametlidir). [17,32;
23,7]
a-Zina cezası olarak Kur’anda ilk
gelen hüküm bu ayetle bildirilen azarlama, bir iki
pataklama kabilinden rahatsız etmedir. b-İkinci
olarak, bu surenin 15. ayeti gelip zinakar kadını
evde hapsetme hükmünü getirmiştir. c-Son olarak
ise 24,2 ile gelen yüz değnek cezasıdır.
Bu bekarların cezası olup evli zinakarlar
recmedilirler. Bazı alimlere göre, bu 16.ayet
livata yapan erkeklere ait olup, onlara verilecek tazir
cezasını bildirmektedir.
17 –
Allah’ın kabulünü vaad buyurduğu tövbe, kötülüğü
ancak cahillik sebebiyle işleyip, sonra da çabucak
vazgeçerek günahtan dönüş yapacak olanların
tövbesidir. İşte Allah’ın, tövbelerini
kabul edeceği kimseler bunlardır. Allah alim
ve hakimdir (herkesin içini dışını
hakkıyla bilir, tam hüküm ve hikmet sahibidir).
18 –
Yoksa makbul tövbe, kötülükleri yapıp edip de
sonra kendilerinden birine ölüm gelip çattığında:
“İşte ben şimdi tövbe ettim”
diyenlerin tövbesi değil. Kafir olarak ölen
kimselerin tövbesi de değil. İşte öylesi
kimselere, çok acı veren bir azap hazırladık.
Tövbenin makbul olmasına dair ayet
ve hadisleri bir arada değerlendiren müfessirlerin
vardıkları sonuç şudur: Can çekişme
durumundan önce, henüz hayattan ümitsiz değil
iken küfürden tövbe ile iman etmek geçerlidir. Fakat
can çekişme halinde hayattan ümit kesme durumunda
küfürden tövbe ve iman etmek geçerli değildir.
İman ettikten sonra iyi işler yapabilecek bir
zaman bulunmalıdır.
19 –
Ey iman edenler! Kadınları zorla miras olarak
almanız helal olmaz. Çok belli bir fuhuş işlemedikçe
onlara verdiğiniz mehrin bir kısmını
ele geçirmek için onları sıkıştırmanız
da size helal değildir.
Onlarla hoşça, güzelce geçinin. Şayet
onlardan hoşlanmayacak olursanız, olabilir ki
bir şey sizin hoşunuza gitmez de Allah onda
birçok hayır takdir etmiş bulunur.
[2,228] {KM, Tesniye 5,10}
Cahiliyede ölen bir erkeğin en yakın
varisi onun eşinin üstüne bir bez parçası
atınca, onu kendi yönetimi altına geçirmiş
olurdu. Sonra ister mehir vermeksizin onu nikahına
alır, ister diğer bir erkeğe nikahlayıp
mehrini kendisi alır, isterse böyle yapmayıp
evinde adeta hapsedip malına el koyardı. Ayet
bu adeti kaldırmaktadır.
Ayetin son kısmı, aile kurumunu
ayakta tutmak için çok önemli bir prensip koymaktadır.
Evliliğin başında kişinin eşinin,
gerek güzellik, gerek ahlak bakımından
eksikleri olabilir. İyi yönlerini ortaya koymasına
fırsat vermeden, sohbet ve ünsiyette bulunmadan,
boşamaya girişmek doğru değildir.
20 –
Bir eşinizden ayrılıp da yerine başka
bir eşle evlenmek isterseniz, ayrıldığınız
hanıma yüklerle mehir vermiş olsanız da,
içinden ufak bir şey bile almayın.
Boşanmaya sebep uydurup iftira ederek, göz göre göre
günaha girerek bunu almanız hiç münasip olur mu?
[3,75]
Hz. Ömer (r.a) halife iken evlenmeyi
kolaylaştırmak için mehir mikdarına üst
sınır koymak isteyince, mescidin arka tarafından
bir hanım da bu ayeti okuyarak: “Ya Emire’l-müminin!
Allah’ın verdiği imkanı almak doğru
olur mu?” deyince Hz. Ömer derhal inceliğin farkına
varmış, cemaatin huzurunda o hanımın
haklı olduğunu kabul etmiştir.
21 –
Nasıl alabilirsiniz ki birbirinize karılıp
katıldınız, bir yastığa baş
koydunuz,
Hem onlar siz kocalarından hukuklarını gözetme
konusunda sağlamca te’minat da aldılar?
22 –
Daha önce geçen durum bir tarafa, bundan böyle
babalarınızın nikahladığı
kadınları artık nikahlamayın.
Hiç şüphe yok ki bu, Allah’ın gazabına
sebep olan bir hayasızlıktır. Ne iğrenç
bir yoldur o! [6,151; 17,32]
Cahiliyede üvey anne ile nikah normal
karşılanırken, bu ayet onu yasaklamaktadır.
23 –
Ey mümin erkekler! Şunlarla nikahlanmanız
haram kılınmıştır: Analarınız,
kızlarınız, kızkardeşleriniz,
Halalarınız, teyzeleriniz, kardeş kızları,
kızkardeş kızları,
Sizi emziren süt anneleriniz, süt kızkardeşleriniz,
Kayınvalideleriniz, kendileriyle zifafa girdiğiniz
eşlerinizden olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız.
Fakat zifafa girmediğiniz eşlerinizin kızlarını
nikahlamanızda beis yoktur.
Keza öz oğullarınızın eşleri
ile evlenmeniz ve iki kızkardeşi nikahınız
altında birleştirmeniz de haram kılındı.
Ancak daha önce geçen geçmiştir. Çünkü Allah
gafur ve rahimdir (çok affedicidir, merhamet ve ihsanı
boldur). [33,4] {KM,
Levililer 18,7-18; Tekvin 29,16-30}
Süt anne ve kardeşlerinde de, nesep
(soy) yönünden olan mahremliğin cari olduğu
ayette vurgulanmaktadır.
24 –
Kocası olan kadınlarla da evlenmeniz haramdır,
ancak harp esiri olarak eliniz altında bulunan
cariyeler bundan müstesnadır. İşte bütün
bunlar Allah’ın kesin hükümleridir.
Bu sayılanlardan başkalarını,
iffetli yaşamak, zina etmemek şartıyla,
mal harcayıp mehirlerini vererek nikahlamanız
helaldır.
Dikkat edin: Evlenerek beraberliklerinden yararlandığınız
kadınlara, belirlenmiş olan mehirlerini verin,
bu bir haktır. Ama belirledikten sonra, aranızda
anlaşarak miktarını arttırıp
eksiltmenizde size bir vebal yoktur. Allah alim ve hakimdir
(her şeyi hakkıyla bilir, mutlak hüküm ve
hikmet sahibidir). [4,4-21]
Bazı milletlerde evlenirken kadın
erkeğe hatırı sayılır mal veya
para (drahoma) verir. Bu, kendisine rağbet edilme
sebeplerinden olur. İslam’da ise kadının
malına değil, kendisine önem verilir. Hatta,
verilen değerin bir alameti olarak kocası ona
biri peşin, öbürü evlendikten sonra verilmek üzere
iki mehir verir. Nikah akdi için mehrin mutlaka
belirlenmesi gereklidir.
Fakat mehiri belirledikten sonra, eşlerin
karşılıklı rızası ile yaptıkları
indirimde veya borçtan kurtarmada bir mahzur yoktur.
25 –
Sizden eşraftan olan hür mümin kadınlarla
evlenecek servet ve gücü bulunmayanlar, eliniz altında
olan mümin cariyelerle evlenebilir.
Allah sizin kadr-u kıymetinizi imanınızla
bilir. Zaten siz müminler hep aynı aileden sayılırsınız.
Öyleyse, fuhuşta bulunmayarak, gizli dost da
edinmeyerek, namuslu kadınlar olmak üzere onları,
sahiplerinin izniyle nikahlayın.
Mehirlerini de güzellikle kendilerine verin.
Eğer evlendikten sonra zina yaparlarsa, onlara hür
kadınlara ait cezanın yarısı uygulanır.
Cariye ile evlenme, sizden sıkıntıya düşmekten
(zinaya sapmaktan) korkanlar içindir, yoksa sabretmeniz
sizin için daha hayırlıdır. Bununla
beraber Allah gafurdur, rahimdir (affı ve
merhameti boldur). [9,60;
24,33]
26 – Allah
size helal ve haramı açıkça bildirmek, size
daha önce geçmiş iyi insanların yollarını
göstermek ve yuvanıza dönmenizi sağlayıp
günahlarınızı bağışlamak
ister. Allah alim ve hakimdir (her şeyi hakkıyla
bilir, tam hüküm ve hikmet sahibidir).
{KM, Tesniye 22,21.28-29; Levililer 20,10; Yuhanna 8,5}
Ayetteki sünen (yollar) Nisa suresinin
başından buraya kadar bildirilen emirler, kültürel
ve sosyal düzenlemeler ile Bakara suresinde daha önce
bildirilmiş hükümlerdir. Allah bunları
isterken, gelecek ayette bildirildiği üzere müşrikler,
münafıklar ve Yahudiler, Kur’an’ın bu
inkılabları hakkında müminleri şüpheye
düşürmek ve ölçü dışına çıkarmak
isterlerdi.
27 –
Evet Allah sizin yuvanıza dönüş yapıp tövbenizi
kabul buyurmak istiyorken,
O şehvetlerinin ardına düşenler ise büsbütün
yoldan çıkmanızı isterler.
28 – Allah
sizin yükünüzü hafifletmek ister, çünkü insan
hilkatçe zayıf yaratılmıştır.
Haramlar, insan hürriyetini engelleme
gibi görünür. Fakat unutmayalım ki kendi haline
bırakılmış nefis, kötülüğe
meyleder. Hem insanın ferdi hayatını
koruyup iyileştirmek, hem de toplum içindeki diğer
insanların hak ve hürriyetlerini, can, mal ve
namuslarını korumak için Allah bu sınırlamaları
getirmiştir.
29 –
Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda
meşru olmayan yollarla yemeyin. Karşılıklı
rıza ile yapılan bir ticaret yapmanız ise,
elbette meşrudur.
Sakın haram yiyerek, başkasının hakkını
gasbederek kendinizi öldürmeyin. Allah size pek
merhametlidir.
Ayette: “kendi kendinizi öldürmeyin!”
emri: a-”Birbirinizi öldürmeyin!” veya “intihar
etmeyin!” demektir. Veya b-“Haksız yere başkalarının
mallarını alanlar toplumun nizamının
bozulmasına sebeb olurlar; bu kendilerinin de
sonunu hazırlayabilir.” anlamına gelebilir.
30 –
Kim sınırları aşarak ve haksızlık
ederek bunu yaparsa Biz onu ateşe sokacağız.
Bu da Allah’a çok kolaydır.
31 –
Eğer size yasaklanan günahların büyüklerinden
kaçınırsanız, sizin öbür küçük günahlarınızı
örtüp affederiz ve sizi değerli bir mevkiye yerleştiririz.
Büyük günahlar, Allah’ın kesin
olarak haram kılmakla beraber işleyenleri ahirette
azap ile tehdit ettiği günahlardır. Bir
hadis-i şerife göre bunlar: Şirk, sihir, adam
öldürmek, yetim malı yemek, zina, meşru
savaşta ordudan kaçmak, namuslu mümin kadınlara
zina isnad etmektir. Bazı rivayetlerde anne babaya
isyan, faiz yemek de bunlardan sayılmıştır
Öyle anlaşılıyor ki en büyük günahlar,
hepsinden kaçınmayı temin etmek için, müphem
bırakılmıştır.
32 –
Bir de Allah’ın kiminize kiminizden daha fazla
verdiği şeyleri temenni etmeyin. Erkeklere çalışmalarından
nasipleri olduğu gibi kadınlara da çalışmalarından
nasipleri vardır. Çalışın da siz
daha hayırlı şeyleri Allah’ın fazlından
isteyin. Allah her şeyi hakkıyla bilir. {KM, Çıkış 20,17}
33 –
Ana ve babanın ve diğer akrabaların ölümlerinden
sonra bırakacakları her terike için varisler
belirledik.
Yemin akdinin sizi bağladığı
kimselere de paylarını verin. Muhakkak ki
Allah her şeye şahittir.
Cahiliye döneminde müvalat
akdi yapılarak mukaveleli mirasçı
belirlenirdi. Bazı fakihlere göre bu veraset
şekli, mirası akrabaya tahsis eden 8, 75 ayeti
ile kaldırılmıştır. Hanefi
mezhebine göre muvalat ile veraset devam edebilir.
Şöyle ki: Herhangi bir kişi müslüman olur,
varisi de bulunmazsa o bir dindaşına:
“Tazminat ödemem gerekirse senin benim akilemden
olman, benim de ölümümden sonra sen bana varis olman
üzere müvalat yapalım” diye anlaşma
yaparsa, bu akit geçerlidir.
34 –
Kocalar eşleri üzerinde yönetici ve
koruyucudurlar.
Bunun sebebi, Allah’ın bazı insanlara bazılarından
daha fazla nimet vermesi ve bir de kocalarının
mehir verme, evin masraflarını yüklenmeleri
gibi mali yükümlülükleridir.
O halde iyi kadınlar: itaatli olan ve Allah kendi
haklarını nasıl korudu ise, kocalarının
yokluğunda, onların hukuklarını
koruyan kadınlardır.
Dikbaşlılığından yıldığınız
kadınlara gelince: Onlara evvela öğüt verin,
vazgeçmezlerse yatakta yalnız bırakın ve
bunlarla da yola gelmezlerse onları hafifçe dövün.
Şayet size itaat ederlerse, onlara yüklenmek için
bir sebep aramayın.
unutmayın ki üstünüzde çok yüce ve büyük
olan Allah vardır. {KM,
I Timote. 11,12; I Korintos. 11,3; Efes. 5,22}
Kocasına itaatsizlikte direten ve
onun haklarını korumayan kadına burada
sayılan üç işlem uygulanabilir. Eğer
bir uyarma kafi geliyorsa, gerisini yapmak doğru
değildir. Dövmeye izin verilse de bu, yüze yapılmamak
ve yara bere bırakacak tarzda olmamak şartıyla
caizdir. Hz. Peygamber (a.s.) isteksiz olarak, sırf
aile nizamını temine vesile olsun diye dövmeye
izin vermiştir. Yani, Hz. Peygamber, ayete getirdiği
açıklamada, bu dövme işinin son derece sınırlı
olduğunu bildiren çok sayıda talimat vermiştir.
Bunlardan biri de: “Darben
gayre muberrih” yani “şiddetli olmayan,
hafifçe” olmasıdır ki, meali Hz.
Peygamberin bu tefsirine göre verdik.
35 –
Eğer karı kocanın birbirinden ayrılacaklarından
endişe ederseniz, o vakit, kendilerine erkeğin
ailesinden bir hakem, kadının ailesinden bir
hakem gönderin.
İki taraf işi düzeltmek isterlerse, Allah
onları uyuşmaya muvaffak buyurur. Şüphesiz
Allah alim
ve habirdir (her şeyi bilir, bütün maksatlardan
haberdardır).
36 –
Yalnız Allah’a ibadet edip O’na hiçbir şeyi
şerik yapmayın.
Anneye, babaya, akrabalara,
Yetimlere, fakirlere, yakın komşulara, uzak
komşulara,
Yol arkadaşına, garip ve yolculara,
Elinizin altındaki (köle, cariye, hizmetçi, işçi)
lere de
Güzel muamele edin. Bilin ki Allah kendini beğenen
ve övünüp duran kimseleri sevmez. [17,23;
31,14]
37 – O
cimrilik eden, üstelik etrafındaki insanlara
cimriliği tavsiye eden ve Allah’ın lütf-u
fazlından kendilerine verdiği nimetleri
gizleyen nankörler yok mu! İşte Biz onları
zelil ve perişan edecek bir azap hazırladık.
[100,6-7; 80,17]
38 –
Mallarını halka gösteriş için harcayıp
Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyen kimseleri de
Allah elbette sevmez.
Şeytan kimin arkadaşı olursa, artık
o arkadaşların en kötüsüne düşmüş
demektir. [2,264; 37,51;
41,25; 43,36; 50,23]
39 –
Allah’a ve ahiret gününe inansalar ve Allah’ın
kendilerine ihsan ettiği nimetlerden harcasalardı
ne zararları olurdu sanki? Allah onları pek
iyi bilmektedir.
40 –
Şu kesindir ki Allah kullarına zerre kadar
bile zulmetmez.
Ama kulun zerre kadar bir iyiliği bile olsa, onu
kat kat artırır ve ayrıca Kendi tarafından
büyük bir mükafat verir. [21,47;
31,16] {KM, Mezmur. 62,13; Vahiy 22,12}
41 –
Ey resulüm! Her ümmetten haklarında tanıklık
edecek bir şahit (peygamber) celbettiğimizde
ve seni de bütün onlara (ümmetine) şahit olarak
getirdiğimizde, bakalım onların hali nice
olacak? [39,69; 16,89]
42 –
İşte o gün dini inkar edip resule isyan
edenler, yerin dibine girmek, yerle bir olmak
isteyecekler.
Onlar hiçbir sözlerini hiçbir kabahatlerini
Allah’tan gizleyemezler. [78,40]
43 –
Ey iman edenler! Sarhoş iken ne söylediğinizi
hakkıyla bilmedikçe namaza yaklaşmayın.
Yolculuk dışında cünüp iken de
gusletmedikçe namaz kılmayın.
Eğer hasta veya yolculukta iseniz, veya tuvaletten
gelmiş yahut hanımlarınızla yatmış
olur da gusledecek su bulamazsanız,
O vakit temiz toprağa teyemmüm edin, arınmak
niyetiyle yüzünüze ve ellerinize meshedin. Muhakkak
ki Allah afüv ve gafurdur (af ve mağfireti boldur).
[2,219; 5,90-91]
Sarhoş edici içki içmek, nihai
olarak haram kılınmadan önce bu şekilde
iyice kısıtlanmıştı. İçenler
ancak yatsı namazını kıldıktan
sonra içebiliyorlardı. 5,90-91 ile ise mutlak
olarak haram kılındı.
Teyemmüm: Su bulunmaz veya hastalık sebebiyle kullanmaya mani bir
durum varsa, abdest veya gusül için, manen
temizlenmek niyeti ile, el temiz toprağa vurulup yüz
ve kollar meshedilerek gerçekleştirilir. Bu izin,
müslümana en azından bir nizama uyma, itaat edeceği
bir mercinin huzurunda olma bilinci verir. Kişinin
zihninde, kendisini temizleme ve namazın kutsal
olduğu fikrini canlı tutar.
44 –
Baksanıza kendilerine kitaptan nasip verilenlerin
yaptıklarına!
Kendilerinin hidayeti bırakıp sapıklığı
satın almaları yetmiyormuş gibi, sizin de
yolunuzu şaşırmanızı istiyorlar.
45 –
Allah düşmanlarınızı pek iyi bilir. İşlerinizi üstlenen
bir veli olarak da, bir yardımcı olarak da elbette
Allah yeter!
46 – Yahudilerden
bir kısmı, bazı sözleri asli şeklinden ve manasından
saptırır, mesela: “İşittik” (ama isyan ettik),
“işit” (hay işitmez olası!), ve raina derler.
Bu sözleri, ağızlarını eğip bükerek güya
vaziyeti kurtarmak ve dinle alay etmek için söylerler.
Halbuki onlar sadece “İşittik ve itaat ettik”, “İşit!”
unzurna (bizi de gözet), deselerdi kendileri için
elbet daha hayırlı ve daha dürüst bir iş olurdu.
Fakat Allah, inkarları yüzünden onları rahmetinden
kovdu. Artık onlar pek az iman ederler. [2,
75.104; 3,78]
Onlar parantez içindeki sözleri içlerinden
veya ancak yanındaki arkadaşı işitecek şekilde
sessizce söylüyorlardı. Müminlerin “raina:
bizi gözet, bize himmet et” sözlerini de bahane
ederek ağızlarını eğip bükerek, İbranice’de
hakaret ifade eden benzer bir lafza dönüştürüyorlardı.
47 –
Ey kendilerine daha önce kitap verilen Ehl-i kitap! Yanınızdaki
kitapları tasdik etmek üzere indirdiğimiz bu kitaba
da iman edin.
İman edin: enseleriniz nasıl dümdüz ise bazılarınızın
yüzlerini bir darbe ile gözden, ağızdan, azalardan
ederek dümdüz hale getirmeden, veya Ashab-ı sebte
yaptığımız gibi lanet etmeden! Allah’ın emri
mutlaka yerine gelir. [2,65;
7,163] {KM, Çıkış 31,14; Sayılar 15,32-36
Ashab-ı sebt: Allah, Yahudilerin
cumartesi günü balık avlamalarını yasaklamıştı.
Bu yasağı dinlemeyen Eyle ahalisini Allah cezalandırmıştı.
48 – Şu
muhakkak ki Allah Kendisine şirk koşulmasını
affetmez, ama bunun altındaki diğer günahları dilediği
kimse hakkında effeder.
Kim Allah’a ortak icad ederse müthiş bir iftira etmiş,
çok büyük bir günah işlemiştir.
49 –
Baksana o kendini temize çıkaranlara! Onların temiz
olduklarını iddia etmeleri neye yarar ki?
Ancak Allah dilediğini temize çıkarır ve onlara kıl
kadar olsun haksızlık edilmez.
50 – Bak
nasıl da Allah adına yalan uydurup Ona iftira
ediyorlar! Bu da, onlara belli bir günah olarak fazlasıyla
yeter! [3,24; 2,111; 2,134]
51 –
Baksana o kendilerine kitaptan bir nasip verilenlere!
Putlara, kahinlere, şeytanlara, ne kadar batıl varsa
hepsine iman ediyorlar ve yetmezmiş gibi,
Bir de kalkıp kafirler hakkında “Onlar, müslümanlardan
daha doğru yoldadır” diyorlar!
52 –
İşte onlar, Allah’ın lanetlediği kimselerdir.
Allah’ın lanetlediğini de yardım edip kurtaracak
kimse bulamazsın.
53 –
Yoksa onların mülk ve hakimiyetten nasipleri mi var?
Öyle olsaydı onlar insanlara bir kırıntı bile
vermezlerdi! [7,100]
54 –
Yoksa onlar Allah’ın lütfundan insanlara ihsan ettiği
nimetlere karşı haset mi ediyorlar? Evet biz Al-i İbrahime
de kitap ve hikmet verdik, hem de büyük bir hakimiyet
ve mülk verdik.
55 –
Onlardan kimi ona inanmakta, kimi de ondan halkı
engellemekte. İşte böyle engelleyenin hakkından, harıl
harıl yanan cehennem gelir.
56 – Ayetlerimizi
inkar edenleri yarın cehenneme sokacağız.
Derileri kızarıp yandıkça, yerine taze deri yaratacağız,
ta ki cezaları olan azabı iyice tatsınlar.
Şüphesiz ki Allah aziz ve hakimdir (üstün kudret,
tam hüküm ve hikmet sahibidir).
57 –
Fakat iman edip güzel ve makbul işler yapanları ise,
ebedi kalmak üzere içinden ırmaklar akan cennetlere
yerleştireceğiz. Onların orada tertemiz eşleri
olacak. Hem onları nimetlerle sayeban edecek bir gölgeliğe
yerleştireceğiz. [2,25]
Sayeban: Ayetin sonundaki “zıllen zalila” koyu gölgelik manasına gelir. Diğer birçok
meal böyle karşılık vermiştir. Bu doğru olmakla
birlikte, biz Elmalılı M. Hamdi Yazırın mealini
tercih ettik. O zıl kelimesinin mecazi anlamına
dikkat çekmektedir. Gerçekten zıl, Farsçada saye ve
Türkçe’deki gölge karşılıkları gibi mecazen
geniş nimetler hakkında kullanılmaktadır. “Zıllen zalila” koyu gölge ki tam daimi nimete işarettir.
Çünkü refah sahipleri genellikle ferah gölgelerde yaşarlar.
Nitekim dilimizde “sayedar olmak, sayeban olmak”
“sayesinde yaşamak” tabirleri, nimet ve saadet
mefhumlarındandır.
58 –
Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında
hükmettiğinizde adalete uygun tarzda hüküm vermenizi
emreder. Allah bununla, size ne de güzel öğüt
veriyor! Şüphe yok ki Allah semi ve basirdir (sözlerinizi
de, hükümlerinizi de hakkıyla işitir, bütün yaptıklarınızı
hakkıyla görür).
59 –
Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Resulüne ve
sizden olan ülülemre de itaat edin. Eğer Allah’a ve
ahirete iman ediyorsanız, hakkında ihtilafa düştüğünüz
meseleyi Allah’a ve resulüne arzediniz. Böyle yapmanız
hem daha hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.
[16,43; 42,10] {KM, Çıkış
18,13-26; Tesniye 17,8; I Kırallar 3,16-28}
Ülülemr kelimesi geniş kapsamlıdır; müslümanların
herhangi bir işinin başında olan her yöneticiye şamildir.
Din alimleri, ülke yöneticileri, onların başında
gelirler.
Hadis-i şerife göre: “Emrettiği şey
günah olmadığı sürece, bir müslümanın, hoşlansın
veya hoşlanmasın, yöneticinin emirlerine itaat etmesi
gerekir.”
Bir başka hadis: “Allah’a isyanda (günah
olan bir konuda) başkasına itaat haramdır. İtaat
ancak meşru hususlardadır.”
Bir başka hadis: “Sizin başınızda doğru
olduğu gibi yanlışı da uygulayan yöneticiler
olacaktır. Böyle bir durumda kim yanlış şeylerden
nefret ederse sorumluluktan kurtulacaktır.” Bunun üzerine
ashabdan bazıları: “Böyle yöneticilere karşı
savaşmayacak mıyız?” diye sorunca Hz. Peygamber (a.s.):
“Namazı kıldıkları müddetçe, hayır!” diye
cevap vermiştir. (Müslim)
60 –
Baksana hem sana indirilen hem de senden önce indirilen
kitaplara inandığını iddia eden o münafıkların
yaptıklarına!
Kalkıp azgın şeytanın önünde muhakeme olmak
istiyorlar.
Halbuki onlara o şeytanı reddetmeleri emri verilmişti.
Şeytan da onları haktan büsbütün saptırmak ister.
[2,256; 39,17]
61 –
Kendilerine “Haydi Allah’ın indirdiği Kur’an’ın
ve resulün hükmüne gelin!” denildiğinde münafıkların
senden iyice geri durduklarını görürsün. [31,21;
24,51]
62 –
Fakat işlediklerinin cezası olarak başlarına bir musibet
geldiği zaman ne olur?
Onlar hemen sana gelir, yemin billah ederek “Vallahi
maksadımız sırf iyilik yapmak ve ara bulmaktan ibaret
idi” derler. [2,95; 5,52]
63 –
Allah onların kalplerinde ne var, ne yok pek iyi
biliyor.
Onun için sen onlara aldırma, fakat kendilerine öğüt
ver ve onlara kendilerine dair,
içlerine işleyecek beliğ sözler söyle.
64 –
Biz hiç bir peygamberi, Allah’ın izni ile, kendisine
itaat olunmaktan başka bir gaye ile göndermedik.
Eğer onlar kendilerine zulmettikleri vakit sana gelip
de Allah’tan af dileseler, sen de resul olarak onların
affedilmelerini isteseydin, elbette Allah’ı tövbeleri
kabul eden, pek merhametli bulacaklardı. [3,152;
58,12]
65 –
Hayır, hayır! Senin Rabbin hakkı için, onlar aralarında
ihtilaf ettikleri meselelerde seni hakem kılıp,
Sonra da verdiğin hükümden ötürü içlerinde hiçbir
sıkıntı duymaksızın sana tam bir teslimiyetle bağlanmadıkça
iman etmiş olmazlar.
Hz. Muhammedi (a.s.m.) Allah’ın resulü
kabul etmenin manası, onun tebliğ ve tatbik ettiği
inanç, düşünce ve yaşayış tarzını kabul etmek,
bu hususlarda onu örnek almaktır. Yoksa Allah onu,
insanlar peygamberliğine şehadet etsinler, fakat başkalarına
tabi olsunlar diye göndermemiştir.
Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
“Arzu ve heveslerini, benim getirdiğim ölçülere
uydurmadıkça, sizden hiç biriniz mümin olduğunu
iddia edemez.”
66 –
Şayet onlara “Ölüme atılın” veya “Vatanınızdan
ayrılın” (hicret edin) diye farzetseydik, pek azı müstesna,
o farzı yerine getirmezlerdi.
Onlar kendilerine verilen öğütleri tutsalardı,
elbette kendileri için hayırlı olur, durumlarını
daha da sağlamlaştırırlardı.
“Kendinizi öldürün” emri:
“Kendinizi ölüm tehlikesine, cihad meydanına atın”
manasına gelebilir. Hz. Muhammed (a.s.) ın ashabının
(r.a) çoğu, dinleri uğrunda canlarını verip şehid
olmuş, yine o uğurda yurtlarından ayrılıp hicret
etmişlerdi. Önce Mekke’den, Hz. Peygamberin dünyadan
göçmesinden sonra da Medine’den ayrılma hasretiyle
yanmalarına rağmen dünyanın dört bir tarafına yayılıp
Allah’ın dinine hizmet etmişlerdir. Yahudiler ve münafıklar
ise, buna benzer hiçbir fedakarlık göstermemişlerdir.
Hatta Yahudiler kendi dindaşlarını öldürüp,
diyarlarından sürmüşlerdir.
67 –
Ve o takdirde Biz de onlara tarafımızdan pek büyük mükafat
verirdik.
68 –
Ve onları dosdoğru yola iletirdik.
69 –
Kim Allah’a ve resulüne itaat ederse işte onlar,
Allah’ın nimetlerine mazhar ettiği nebiler, sıddikler,
şehidler, salih kişilerle beraber olacaklardır.
Bunlar ne güzel arkadaşlar!
70 –
Bu, Allah’tan bir lütuftur. Bu lütfa layık olanların
kadrini Allah’ın bilmesi yeter de artar!
71 –
Ey iman edenler! Düşmanlarınıza karşı korunma
tedbirinizi alın.
Duruma göre küçük kıtalar halinde veya toptan
seferber olun.
uhud savaşında müslümanların yarı mağlubiyetleri,
Medine etrafındaki kabileleri aleyhte cesaretlendirmişti.
Müslümanlar, Medinenin her tarafından tehlike çemberi
içine alınmışlardı. İslamı öğretmek üzere dışarıdan
davet edilen müslümanlar da suikasda maruz kalıyorlardı.
Bu ayet, müminlerin yeterli tedbir almalarını
emrediyor.
72 –
Aranızda öylesi vardır ki, işi ağırdan alır.
Başınıza bir felaket gelirse der ki: “Neyse ki,
Allah bana lutfetti de onlarla beraber çıkmadım.”
73 – Ama
Allah’tan size nimet ve inayet erişirse -sanki daha
önce kendisiyle sizin aranızda hiç tanışıklık
yokmuş gibi-
“Ah! n’olurdu, der, ben de onlarla beraber olaydım
da büyük ganimete konaydım!”
74 –
O halde, dünya hayatına değil, ahirete talip ve müşteri
olanlar Allah yolunda savaşsınlar.
Kim Allah yolunda savaşa girer de öldürülüp şehid
olur veya galip gelir gazi olursa,
Her iki halde de Biz ona yarın pek büyük mükafat
vereceğiz.
75 –
Size ne oluyor ki Allah yolunda ve çaresizlik içinde bırakılan:
“Ey büyük Rabbimiz! Ahalisi zalim olan şu
memleketten bizi kurtarıp çıkar. Tarafından bir
sahip gönder, katından bir yardımcı yolla!”
diye yalvarıp yakaran bir kısım erkekler, kadınlar
ve çocuklar uğrunda düşmanla çarpışmıyorsunuz?
Bu ayet, Mekke’de veya başka bir yerde
müslüman olmuş olup da Medine’ye hicret ederek
kendilerini işkenceden kurtaramayan müminlerin feryadını
dile getiriyor.
76 –
İman edenler Allah yolunda savaşırlar. Kafirler ise
şeytan yolunda savaşırlar.
Öyle ise ey müminler haydi, şeytanın taraftarlarıyla
muharebe edin.
Şeytanın hilesi, cidden zayıftır.
77 –
Baksana o kimselere ki, savaş zamanı değilken
kendilerine: “Savaşa sebebiyet vermeyin, namazı hakkıyla
ifa edin, zekatı verin!” denilmişti.
Sonra onlara savaşma farz kılınınca, onlardan bir kısmı
insanlardan, Allah’tan korkarcasına, hatta daha fazla
korkup şöyle diyorlar: “Ya Rabbena, niçin bize
harbi farz kıldın? Bize biraz daha mühlet verseydin
ya!”
Onlara de ki: “Dünya zevki pek azdır, ahiret ise günahlardan
sakınanlar için sırf hayırdır ve size kıl kadar
olsun haksızlık yapılmaz.” [47,20]
78 –
“Nerede bulunursanız bulunun: Sağlam, yüksek
kulelerde, hatta eflake ser çeken gökteki yıldız
burçlarında bile olsanız, ölüm mutlaka size yetişir.”
Onlara bir iyilik ulaşınca “Bu, Allah’tandır”
derler. Bir fenalık gelince “Bu, senin yüzündendir”
derler.
De ki: “Hepsi de Allah tarafındandır.”
Fakat bu adamlara ne oluyor da, söz anlamaya bir türlü
yanaşmıyorlar? [55,26;
3,185; 21,34; 7,131]
Yaratma bakımından hem iyilik, hem fenalık
hem hayır, hem şer Allah’tandır. Fakat şerre
sebebiyet veren, davet eden insan olması itibariyle şer
insana izafe edilir.
79 –
Ey insan! sana gelen her iyilik Allah’tandır. Başına
gelen her fenalık ise nefsindendir.
Ey resulüm! Seni bütün insanlara elçi gönderdik.
Allah’ın buna şahit olması yeter de artar! [2,124;
7,113; 8,27; 42,30]
80 –
Kim resulullaha itaat ederse Allah’a itaat etmiş
olur.
Kim itaattan yüz çevirirse aldırma, zaten seni üzerlerine
bekçi göndermedik ki! {KM,
Luka 10,16}
81 – Münafıklar
sana “Baş üstüne!” derler.
Fakat yanından çıkınca, onlardan bir güruh gece
karanlığında senin söylediklerinin tersine planlar
kurarlar.
Allah onların o gizli planlarını bir bir kaydediyor.
Onun için sen yüzlerine vurmaktan vazgeç de Allah’a
havale et, Ona tevekkül et. Sana vekil olarak Allah
yeter. [24,47; 4,84]
82 –
Kur’an’ı gereği gibi düşünmeyecekler mi?
Eğer Kur’an Allah’tan başkasına ait olsaydı,
elbette içinde birçok tutarsızlıklar bulurlardı.
Bu gibi yerlerde münafıkların ve zayıf
inançlı kişilerin hataları dile getirilirken, bu
yanlışların kaynağının, Hz. Muhammedin Allah’tan
gelen bir Elçi olduğunu, Kur’an’ın Allah Kitabı
olduğu konusunda şüpheleri olduğu bildirilir. Allah
Teala onları Kur’an’ı iyice incelemeye davet
ediyor. Gerçekten, iyi düşünen insan şu hakikati
anlamakta gecikmez: 23 yıl gibi uzun bir dönemde, çok
çeşitli durumlar sebebiyle ve son derece farklı
konularda yavaş yavaş tamamlanan bir metnin içinde
tutarsızlık olmaması mümkün değildir. Bir insan ne
kadar akıllı olursa olsun bunu başaramaz. Öyle ise
bu kitap ancak Allah’ın eseri olabilir.
83 – Onlara
güvenlik veya korkuya dair bir haber geldiğinde doğru
olup olmadığını araştırmadan ve yaymakta mahzur
bulunup bulunmadığını danışmadan hemen onu
yayarlar.
Halbuki onlar bu haberi peygambere ve aralarındaki
yetkili zatlara arzetselerdi elbette işin içyüzünü
araştırıp ortaya çıkaranlar, onun mahiyetini,
haberin neye delalet ettiğini bilirlerdi.
Eğer Allah’ın lütuf ve rahmeti üzerinizde olmasaydı,
pek azınız hariç hepiniz şeytana uymuş gitmiştiniz.
84 –
Artık Allah yolunda cihad et!
Sen ancak kendinden sorumlusun. Müminleri de buna teşvik
et.
umulur ki Allah kafirlerin savletini uzaklaştırır.
Allah en güçlü ve cezalandırması da en çetin olandır.
85 –
Her kim güzel bir şefaatte bulunursa, o iyilikten
kendisine de bir nasip vardır.
Kim de kötü bir hususta şefaat ederse, ondan da
kendisine bir pay düşer. Allah her şey üzerinde
kadirdir.
86 –
Şayet size selam verilirse, siz de ondan daha güzel
bir tarzda selamı alın, en azından verilen selamın
misli ile karşılık verin. Şüphesiz ki Allah, her şeyin
hesabını hakkıyle arar.
Bu ve daha başka ayetlerde emredildiği
gibi, müslümanların daima insancıl ve nezaketli
davranış göstermeleri gerekir. Mesela: Selam veren
kimseye, daha candan, daha güzel, en azından onunki
kadar güzel karşılık vermelidir. Zira kaba, nazik
olmayan davranışlar insanları uzaklaştırır. İnsanlar
arası ilişkilerin gergin olduğu dönemlerde ise bu güzel
davranış, kat kat gerekli olur.
87 –
Allah, o hak Mabuddur ki kendisinden başka hiçbir tanrı
yoktur.
Kıyamet
günü hepinizi bir araya toplayacaktır. Bunda hiç
şüphe yoktur.
Allah’tan
daha doğru sözlü kim olabilir?
{KM, II Samuel 7,28; Mezmur 119,160. Yuhanna 17,17}
88 –
Yaptıkları bunca cürüm sebebiyle Allah kendilerini
başaşağı getirdiği halde,
durum
bu kadar belli iken, ne diye münafıklar hakkında hüküm
verirken kalkıp birbiriyle çekişen iki fırka haline
geliyorsunuz?
Allah’ın
saptırdığını siz mi yola getirmek istiyorsunuz? Her
kimi Allah şaşırtırsa, artık sen ona yol bulamazsın.
Münafıkların içleri dışlarından başka
olduğu ve farklı yerlerde farklı durumlar
alabildikleri için, onlar hakkında karar verecek
kimseler ihtilaf ederler. O münafıklarla akrabalık,
kabile birliği, ticari ortaklık, arkadaşlık gibi bağlar
da müminleri etkileyebiliyordu.
Allah onlara Hz. Peygamber (a.s.m), İslam ve müslümanlarla
iç içe olma imkanı verdiği, onlar da zahiren müslüman
göründükleri halde, birtakım hesaplarla,
kalblerinden eski küfür ve inkarlarına döndükleri
için, onlar hakkında “başaşağı, tepetaklak olma”
tabiri, hallerini ifade edecek en mükemmel tabirdir.
Bellidir ki Allah onları münafık olarak “başaşağı”
yaratmış değildir. Fakat onlar, iman tarafında
olmaları için, bunca kuvvetli sebepler varken, irade
ve tercihlerini hep inkar tarafına kullanınca, bütün
işleri güçleri, kazandıkları o yönde olunca,
kendilerinin ısrarla istedikleri durum meydana gelmiş,
varlığa koyduğu kanuna göre de Allah dalaletlerine
izin vermiş ve yaratmıştır.
Oysa münafıkları keşfetmek zor değildir:
uhrevi hayır ile dünyevi çıkarları çatıştığında
ahireti bırakıp o çıkarı tercihleri, İslamiyetleri
ile menfaatleri karşı karşıya gelince İslama
hizmet ve fedakarlık tarafında yer almamaları kesin
bir ölçüdür. Allah bu ölçüyü kullanmayı hatırlatıp,
münafıklar yüzünden müminlerin birbirlerine düşmelerini
menediyor.
89 –
Ne çok isterler ki siz de kendileri gibi küfre düşesiniz
de böylece kendileriyle beraber olasınız.
Allah
yolunda hicret etmedikçe onlardan dost edinmeyin.
Eğer
aldırmazlarsa o vakit nerede bulursanız onları
yakalayın, öldürün ve sakın onlardan ne veli, ne
yardımcı edinmeyin.
90 – Ancak
sizinle aralarında anlaşma bulunan bir kavme sığınanlar
veya ne sizinle ne de kendi kavimleriyle savaşmak
istemediklerinden göğüsleri daralarak size gelenler
bundan müstesnadır.
Eğer Allah dileseydi, bunları size musallat eder ve
bunlar da sizinle savaşırlardı.
O halde, onlar sizden uzak durur, sizinle savaşmazlar
ve size barış teklif ederlerse, o takdirde Allah
onlara saldırmak için size yol vermez.
[8,61; 47,35]
91 – Bir
de öyleleriyle karşılaşacaksınız ki onlar hem
sizden, hem de kendi kavimlerinden emin kalmak isterler.
Bunlar ne zaman fitneye
çağırılsalar derhal ona dalarlar. O halde bunlar
sizden uzak durmaz, size barış teklif etmezler,
ellerini sizden çekmezlerse onları nerede bulursanız
yakalayın, öldürün.
İşte bunlara karşı size kesin bir izin ve yetki
vermişizdir.
Bu ayette fitne:
Şirk, küfür, savaş veya bozgunculuk olarak tefsir
edilmiştir.
Bu son ayetlerde söz konusu edilen kafirler,
Medine dışında bulunan münafıklar olup şu üç
gruba ayrılmışlardır: 1.Müşriklerle işbirliği
yapanlar. Bunlar imha edileceklerdir. 2.Müslümanların
kendileriyle saldırmazlık anlaşması yaptıkları
toplumlara sığınanlar. 3.Gerek müslümanlarla
gerekse kendi kavimleriyle savaşmak istemeyip tarafsız
kalmayı tercih edenler.
92 –
Müminin mümini öldürmesi olacak iş değildir, ancak
yanlışlıkla olursa başka.
Kim yanlışlıkla bir mümini öldürürse mümin bir
esir (köle) azad etmesi ve öldürülenin ailesine
teslim edilecek bir diyet vermesi gerekir; ancak onlar
diyetten vazgeçip bağışlarsa o başka.
Eğer yanlışlıkla öldürülen, kendisi mümin
olmakla birlikte, size düşman bir kavimden ise, öldürenin
mümin bir köle azad etmesi gerekir.
Eğer öldürülen, aranızda anlaşma bulunan bir
topluluktan olursa, varislerine teslim edilecek bir
diyet ile mümin bir köle azad etmesi gerekir.
Bunları yapmaya gücü yetmeyenin, Allah tarafından tövbesinin
kabulü için ardarda iki ay oruç tutması gerekir.
Allah alim ve hakimdir (her şeyi hakkıyla bilir, tam
hüküm ve hikmet sahibidir).
Keffaret olarak bir köleyi hürriyetine
kavuşturmak Allah’ın hakkı, diyet ödemek de kul
hakkını karşılamak içindir. Yanlışlıkla bir
hayata son veren kimse, bir köleyi toplum içinde adeta
hayata kavuşturma ile o hatasını telafi etmiş
olmaktadır. Ölenin varislerine verilecek diyet Hz.
Peygamber (a.s.) tarafından yüz deve veya onun değeri
olarak tesbit edilmiştir. Bu da çok ağır bir
tazminat olup, aileye verdiği zararı telafi etme
maksadına yöneliktir. Varisler isterlerse miktarı
hafifletebilirler. Köle azad etme, diyet veya iki ay
oruç ceza değil, suçun affedilmesi için birer
keffarettir. Onun için katilin ayrıca vicdan azabı,
pişmanlık duyup tövbe etmesi lazımdır. Ceza alması
halinde bunlar sözkonusu değildir.
93 –
Kim bir mümini kasden öldürürse onun cezası, içinde
ebedi kalmak üzere gireceği cehennemdir. Allah ona
gazab etmiş, onu lanetlemiş ve onun için büyük bir
azap hazırlamıştır. [39,53,
4,48]
Kasden adam öldürmenin dünyadaki cezası
kısastır. Varisleri kısastan vazgeçerlerse, diyet
alabilirler. İsterlerse bunu da bağışlayabilirler.
Ahiretteki cezası, Allah Teala affetmezse ebedi
cehennemdir. 4,48 ayeti, Allah Teala’nın, şirk dışındaki
günahları dilediği takdirde affedeceğini bildirerek
bu ayeti takyid etmektedir.
94 –
Ey iman edenler! Yeryüzünde Allah yolunda sefere çıktığınız
zaman, son derece dikkatli davranın.
Size selam verene, dünya hayatının geçici ve az bir
menfaatini elde etmek için: “Sen mümin değilsin”
demeyin. unutmayın ki Allah’ın yanında birçok
ganimetler vardır.
Önceden siz de böyle idiniz, Allah size lütfetti de
imanla şereflendiniz.
Öyleyse iyi anlayın, dinleyin çok dikkatli davranın.
Muhakkak ki Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.
[8,26]
Selam, en kapsamlı bir iyi dilek
temennisidir. Ayrıca selam veren kimse muhataplarına:
“Ben senin cemaatındanım, sana benden zarar gelmez,
senin de benim hakkımda iyi düşünmeni beklerim”
demek istiyordu. İslamın başlangıcında, gelen
insanı başka türlü ayırd etme imkanı yok iken,
selam bir parola yerine de geçiyordu. Düşman kişi,
ölüm korkusu sırasında canını kurtarmak için de böyle
diyebiliyordu. Bu da müslümanları zor duruma düşürüyordu.
Fakat kalplerde olanı bilmek mümkün olmadığından
Allah bu emri verdi. Demek ki bir mümini öldürmek
ihtimalinden ise, bir kafiri serbest bırakmak daha
uygun görülmektedir.
Kaldı ki müteakip cümle, çok önemli
bir uyarıda bulunmaktadır. İslam yavaş yavaş yayılıyordu.
“İnsanların gönüllerinde ilahi hidayetin
parlaması, İslam’ın güzelliklerinin anlaşılması
pek az bir vakte de sığabilir. “Yakın bir zaman önce
siz de onlar gibi değil miydiniz” buyurularak bu gerçek
hatırlatılıyor.
95-96 –
Özür sahibi olmaksızın cihaddan geri kalan müminlerle,
Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad eden müminler
elbette bir olmaz. Allah malları ve canları ile mücahede
edenleri, derece bakımından cihada gitmeyenlerden üstün
kılmıştır.
Gerçi Allah hepsine de en güzel yurt olan cenneti vaad
etmiştir, ama mücahede edenleri, cihada katılmayanlardan
çok daha büyük mükafatlarla, tarafından derece
derece rütbeler, hususi bir mağfiret ve rahmetle mümtaz
kılmıştır. Değil mi ki Allah gafurdur, rahimdir (affı,
merhamet ve ihsanı boldur).
Maksat, farz-ı kifaye olan cihaddan,
mazereti sebebiyle ve izinli olarak geri kalan müminlerdir.
97 –
İman edip de hicret etmeyerek kendi öz nefislerine
zulmeder vaziyette olanların canlarını alırken
melekler onlara diyorlardı ki: “Ne işte idiniz?”
Onlar da: “Biz bu ülkede, dinin emirlerini
uygulayamayan, baskı altında yaşayan kimselerdik”
deyince, melekler bu sefer şöyle dediler:
“Peki Allah’ın dünyası geniş değil miydi? Siz
de orada hicret edeydiniz ya?”
İşte onların durağı cehennemdir. Ne fena bir dönüş
yeridir orası!
Bu ayet indirildiği sırada ve
Mekke’nin fethine kadar, müminlerin Medine’ye
hicret etmeleri farz idi. Çünkü düşman müşrikler
arasında, onların alayları, şüphe vermeleri, baskıları
karşısında müminlerin dinlerini korumaları güçtü.
Diğer taraftan müminlerin bir arada İslam’ın
güzelliklerini yaşayıp müslümanca eğitilmeleri önemli
idi. Ayrıca müminlerin bir araya gelerek bir kuvvet
oluşturmaları, gerektiğinde kendi haklarını savunup
kafirlerin merhametlerine bırakmamaları gerekiyordu.
İşte bu ayette, Asr-ı saadette
Medine’ye hicret etmeyip müşrik toplum içinde
kalanlar, “kendilerine zulmedenler” diye
nitelendirilmektedir. Bunlardan bazıları rahatlarını,
alışkanlıklarını, ailelerini, mal ve mülklerini ve
diğer çıkarlarını dinlerine tercih ediyorlardı.
Onun için “Biz ülkemiz de baskı altında yaşayan
kimselerdik” özürleri kabul edilmemiştir. Feci bir
akıbet, cehennem azabı ile tehdit edilmişlerdir.
Bunun yanında gerçekten hicrete gücü yetmeyen yaşlı,
güçsüz erkekler, kadınlar ve çocukların
mazeretleri 98. ayetle kabul edilmiştir.
Asr-ı saadette Mekke’nin fethi ile
hicret mükellefiyeti sona ermiştir. Fakat ayet-i
kerime, Mekke dönemi şartlarının bulunması halinde,
hicretin yine gerekebileceğine işaret etmektedir.
98-99 –
Ancak, her türlü imkandan mahrum ve hicret için yol
bulamayan erkekler, kadınlar ve çocuklar bu hükmün dışındadırlar.
Çünkü bunları Allah’ın affedeceği umulur. Allah
gerçekten afüv ve gafurdur (affı ve mağfireti boldur).
100 –
Kim Allah yolunda hicret ederse dünyada gidecek çok
yer, genişlik ve bolluk bulur.
Kim evinden Allah’a ve Resulüne hicret niyetiyle
çıkar da yolda ecel gelip kendini yakalarsa o da mükafatı
haketmiştir ve onu ödüllendirme Allah’a aittir.
Allah gafurdur, rahimdir (affı, merhamet ve ihsanı
boldur).
101 –
Sefer esnasında kafirlerin size bir fenalık yapmasından endişe ederseniz
namazı kısaltmanızda size bir günah yoktur.
Gerçekten kafirler sizin besbelli olan düşmanlarınızdır.
[73,20]
102 – Ey
resulüm! Sen müminlerin içinde olup da onlara namaz kıldıracak olursan,
onlardan bir kısmı sana tabi olarak namaza dursun ve silahlarını yanlarına
alsınlar.
Bunlar secdeye vardıklarında, diğer kısım arkanızda beklesinler.
Sonra o namaz kılmamış olan diğer kısım gelsin, sana tabi
olarak namaz kılsınlar, hem ihtiyatlı bulunsun ve silahlarını da yanlarına
alsınlar.
Kafirler sizi silahsız ve teçhizatsız vaziyette iken kıstırıp,
birden baskın yaparak işinizi bitirmek isterler.
Eğer yağmur sebebiyle zahmet çekerseniz yahut hasta düşmüş
iseniz, silahlarınızı bırakmanızda bir mahzur yoktur. Bununla beraber
yine de tedbiri elden bırakmayın. Muhakkak ki Allah kafirler için, zelil
ve perişan eden bir azap hazırlamıştır.
Yolculuk sırasında dört rekatlı namazlar
iki rek’at kılınır ve buna kasr denilir. Düşman korkusu olmasa da 90
km. lik mesafeye gitmekle dinen yolcu sayılıp kasr yapmak gerekir. Hanefi
mezhebine göre kasr vacip, Maliki ve Şafii mezheplerinde ruhsattır,
Sünnet olarak kısaltılır.
Düşmanla savaş devam ettiğinde, bu ayette
tarif edilen namaz kılınmaz. Namazlar ertelenir, kazaya bırakılır. Nitekim
Hendek savaşında Hz. Peygamber (a.s.) bir günün dört vakit namazını
kılamamıştı.
Fakat sıcak çatışma olmayan bir savaş ortamında
yahut yangın, sel gibi bir güvensizlik ortamında salat-ı havf (korku
halindeki namaz) kılınır. Hz. Peygamber (a.s.) bunu müteaddit defalar
uygulamıştır.
Hanefi mezhebine göre şöyle kılınır: Cemaatin
bir kısmı düşman karşısında dururken öbür kısmı imama uyar. İki rek’atli
namazın ilk rek’atını, üç veya dört rek’atlı bir namazın da ilk iki
rek’atını imamla beraber kılar. İkinci secdede, veya birinci ka’dede
teşehhütten sonra düşman cephesine gider. Bu defa öbür kısım gelerek
imama uyar, onunla beraber geri kalan rek’atları kılar, tekrar düşman
karşısına gider. İmam kendi başına selam verir, namazdan çıkar. Birinci
kısım döner gelir, namazını kıraatsiz olarak tamamlar, selam verir,
düşmana karşı gider. Sonra ikinci kısım gelir, namazını kıraatle tamamlayıp
cepheye gider. Bununla beraber, bu zümreler, bulundukları yerde de namazlarını
tamamlayabilirler.
103 – Namazı
tamamladıktan sonra, gerek ayakta durarak, gerek oturarak ve gerek yanlarınız
üzerinde uzanarak hep Allah’ı zikredin.
Derken, korkudan güvene kavuştunuz mu, o vakit namazı
tam erkaniyle eda edin.
Çünkü namaz belirli vakitlerde müminlere farz kılınmıştır.
“Namaz dinin direğidir.” “Kulu, Rabbine
ulaştıran bir miraçtır.” “Vakitleri belirlenmiş bir farzdır.” İslam’ın
en büyük ibadetidir.
104 –
Düşman birliklerini takip edip arkadan sıkıştırmada gevşeklik göstermeyin.
Eğer siz acı çekiyorsanız, şüphesiz onlar da tıpkı sizin
gibi acı çekiyorlar. Kaldı ki Siz Allah’tan, onların ümid edemeyecekleri
birçok şeyleri umuyorsunuz. Allah her şeyi hakkıyla bilir, tam hüküm
ve hikmet sahibidir.
105 –
İnsanlar arasında Allah’ın sana bildirdiği şekilde hükmetmen için Biz
sana kitabı gerçeğin, hakkın ta kendisi olarak indirdik. Artık hainlerin
müdafaacısı (avukatı) olma.
106 –
Allah’tan af dile. Çünkü Allah gafurdur, rahimdir (affı ve merhameti
boldur).
107 –
Ve kendi öz canlarına hıyanet edenleri savunma. Çünkü Allah, hainlikte
ve günahkarlıkta çok aşırı olanları asla sevmez.
108 –
İnsanlardan gizlemeye çalışırlar da, Allah’tan gizlemeyi düşünmezler.
Halbuki onlar Allah’ın razı olmayacağı tezviratı planlarken
O hep onların yanında idi. Zaten Allah, onların yaptıkları ve yapacakları
her şeyi ilim ve kudretiyle ihata etmiştir.
109 –
Haydi diyelim, siz bu dünya hayatı bakımından onları savundunuz, peki
yarın kıyamet günü kim Allah’a karşı onları savunacak? Yahut kim onların
vekili olacak?
Beni Zafer kabilesinden Tu’me, komşusu Katade’nin
zırhını çalmış, bir un dağarcığının içinde götürüp Zeyd adlı bir Yahudinin
evine bırakmış. Katade Tu’me’den şüphelendiğini söylemiş. O ise, bilmediğine
yemin etmiş, evi de aranmış, zırh bulunamamış. Sonra un izinin Katade’nin
evinden Zeyd’in evine gittiği tesbit edilmiş. Zırh Zeyd’de çıkınca,
bunu Tu’me’nin bıraktığını söylemiş. Delil Zeyd’in aleyhinde. Bazı Yahudiler
Zeyd’in lehinde şahitlik edip suçsuz olduğunu söylemişler.
Beni Zafer konuyu bir aile haysiyeti şeklinde
ele alarak Tu’me’ye iftira edildiğini, hırsızın Zeyd olduğunu, zaten
delillerin de bunu gösterdiğini öne sürerek davayı Hz. Peygamber (a.s.)a
götürdüler. Hz. Peygamber Tu’me’nin yeminine, Beni Zafer gibi müslüman
bir kabile mensuplarının tezkiyelerine ve zahiri delillere bakarak Tu’me’nin
suçsuz olduğuna temayül eder gibi oldu. Fakat tam hüküm vereceği sırada
105-115. ayetler vahyedildi.
Bu olay, Peygamberin risaletinin gerçekliğine
ve Kur’an’ın evrenselliğine, tarafsız ve Allah katından olduğuna parlak
bir delildir. Kur’an “Biz” den olan koca müslüman bir kabile aleyhine,
bir Yahudinin haklılığını ilan etmekten çekinmez.
110 –
Kim kötülük eder veya günah işleyerek nefsine zulmeder de sonra Allah’tan
af dilerse, Allah’ı gafur ve rahim (affı ve merhameti bol) bulur.
111 –
Kim günah kazanırsa, onu sırf kendi aleyhine kazanır. Allah her işi
hakkıyla bilir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.
112 – Kim
bir hata (küçük günah) veya büyük günah işler, sonra onu masum olan
birinin üstüne atarsa, bir iftira ve pek kesin bir vebal yüklenmiş olur.
113 –
Eğer senin üzerinde Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı, onlardan bir
zümre seni bile, hükümde şaşırtmaya yeltenmişlerdi.
Fakat onlar yalnız kendi kendilerini şaşırtırlar, sana
hiçbir zarar veremezler.
Nasıl zarar verebilirler ki Allah Sana kitap ve hikmeti
indirmekte ve sana bilmediklerini öğretmektedir. Gerçekten Allah’ın
senin üzerindeki lütfu pek büyüktür. [42,52-53;
28,86]
114 –
Onların kendi aralarında yaptıkları gizli görüşmelerin, fısıldaşmaların
çoğunda hayır yoktur.
Bu görüşmelerde hayır olması için onların muhtaçlara yardımı,
güzel bir davranışı yahut dargın insanların arasını bulmayı gözetmeleri
gerekir.
Kim Allah’ın rızasını arzulayarak bunu yaparsa, Biz de
ona çok büyük mükafat veririz.
115 – Her
kim de, hidayet yolu kendisine iyice belli olduktan sonra, Resulullaha
muhalefet eder ve müminlerin yolundan başka bir yola tabi olursa, Biz
onu döndüğü yolda bırakırız. Fakat ahirette kendisini cehenneme koyarız.
Orası ne fena bir varış yeridir! [68,44;
61,5; 6,110; 37,22; 18,53]
Bu ayet, İmam Şafi’nin dediği gibi, icma delilinin dayanağıdır.
Durumu 109. ayetin açıklanmasında geçen
Tu’me, suçu sabit olunca hakka teslim olacak yerde, maalesef kaçmış,
dinden dönüp Mekke müşrik kampına iltihak etmiş, orada da hırsızlık
alışkanlığı sebebiyle birkaç kere kovulup sonunda, bir tüccar kafilesinden
mal çaldığından dolayı ölünceye kadar dövülmüştür.
116 – Şu
kesin ki: Allah Kendisine şirk koşulmasını affetmez, ama dilediği kimse
hakkında bunun altındaki diğer günahları affeder. Her kim Allah’a şirk
koşarsa, haktan çok uzağa sapmış olur. [4,48]
117 – Allah’tan
başka onlar sadece bir kısım kadınlara tapıyorlar ve onlar, aslında
Allah’ın lanet ettiği o inatçı şeytandan başkasına yalvarmıyorlar. [53,19;
43,19; 37,158-159; 34,41]
Hiç kimse “şeytana tapıyorum” demez, fakat
“işi gücü şeytanlık olan”, hep şeytanı sevindirecek işler yapan kimse,
ona ibadet ediyor demektir.
118-119 –
O şeytana ki: “Ya Rabbi, Senin kullarından mutlaka bir pay edineceğim.
Mutlaka onları saptıracağım, onları birtakım temennilerle oyalayacağım.
Onlara davarlarının kulaklarını yarmalarını emredeceğim de Allah’ın
yarattığını değiştirecekler” dedi. Her kim Allah’ın yerine şeytanı dost
edinirse, şüphesiz besbelli bir ziyana girmiştir. [5,103;
7,30; 16,63]
Burada Cahiliye araplarının bazı uygulamaları
kınanmaktadır. Putlar namına kesilmek üzere adak edilen hayvanların
kulaklarını yararlardı. Çocukların başlarında putlar namına bir mikdar
saç bırakır, cildi mavi renkle boyar, fıtratı değiştirir, bazı mahluklara
tapınırlardı.
Fakat şuna dikkat etmek gerekir ki, Kur’an
dünyadaki varlıklar üzerinde, münasip biçimde yapılan değişiklikleri
reddetmez. Aksi takdirde medeniyetin tümü, şeytanın saptırması olurdu.
Oysa medeniyet, Allah tarafından yaratılan şeylerin düzgün bir şekilde
kullanılışından başka bir şey değildir. Kur’an’ın şeytani değiştirmeler
diye reddettiği husus, insan fıtratının ve eşyanın (yani varlıkların)
Allah’ın verdiği tabii fonksiyonların aksine kullanılması olayıdır.
120 – Şeytan
onlara sadece vaadlerde bulunur, birtakım kuruntularla oyalar. Şeytan
aslında onlara kuru bir aldatmadan başka ne vaad eder ki! [14,22;
4,123; 99,7-8]
Şeytanın aldatma yolları sayılamayacak kadar
çeşitli olup, nefislere de caziptir. İnsanı en zayıf tarafından aldatmaya
çalışır.
121 –
İşte öylelerinin varacakları yer cehennemdir ve oradan kurtuluş için
hiçbir çare bulamazlar.
122 –
İman edip makbul ve güzel işler yapanları, ebedi kalmak üzere içinden
ırmaklar akan cennetlere yerleştireceğiz.
Bu Allah’ın gerçek vaadidir. Allah’tan daha doğru sözlü
kim olabilir?
123 –
Allah’ın vaad ettiği bu mükafat, ne sizin temennileriniz, ne de Ehl-i
kitabın temennileri ile elde edilmez.
Kim kötü iş yaparsa onun cezasını bulur ve Allah’tan başka,
kendisini o azaptan kurtaracak ne bir hami, ne de bir yardımcı bulamaz.
[2,80.105.111] {KM,
II Tarihler 20,7; İşaya 51,8}
124 –
Erkek olsun kadın olsun kim mümin olarak iyi ve yararlı işler yaparsa,
işte onlar cennete girerler ve zerre kadar bile hakları yenmez.
125 –
Hep iyiliği şiar edinmiş olarak, yüzünü ve özünü Allah’a teslim edip
bir de İbrahim’in tevhid dinine tabi olan kimsenin dininden daha güzel
din olabilir mi? Bundandır ki Allah İbrahim’i dost edinmiştir. [46,16;
3,68; 16,123; 53;37; 2,124; 16,120-121]
126 – Göklerde
ve yerde olan her şey Allah’ındır. Allah ilmi ve kudreti ile her şeyi
kuşatır.
Allah ilmi ve kudreti ile her şeyi kuşattığına
göre, O’na isyan eden kimse cezadan kurtulamayacağını iyice kafasına
yerleştirmelidir.
127 –
Kadınlar hakkında senden fetva isterler. De ki: Onlar hakkındaki hükmü
Allah size açıklıyor: Haklarını vermeyerek nikahlamak istediğiniz yetim
kadınlarla küçük, zayıf yetim çocukların haklarına dair hükümler size
bu kitapta okunup duruyor.
Yetimlerin haklarını vermekte tam adaleti gözetin. Yaptığınız
her iyiliği, Allah mutlaka bilir.
Kadınlar hakkındaki soruya, cevap doğrudan
doğruya değil, ilgisi dolayısıyla, yetim kızlara dair bir girişten sonra
128-134. ayetlerde geliyor.
Cahiliye devrinde erkekler yetim kızları
himaye ediyorum diye yanlarına alır, mallarına da sahip olurlardı. Erkek
güzelliğini beğenirse yetim kızla evlenir, malını yerdi. Çirkin bulur
evlenmezse, malından yararlanmak için evlenmesine mani olurdu.
Küçük çocukları ise mirastan mahrum bırakırlar,
sadece büyük erkekleri varis yaparlardı.
128 –
Eğer bir kadın kocasının ihmalinden ve kendisinden yüzçevirmesinden
endişe ederse,
Bazı fedakarlıklar göstererek sulh olmak için gayret göstermelerinde
mahzur yoktur. Barışma, elbette daha hayırlıdır.
Nefisler menfaatlerine düşkün yaratılmıştır.
Ey kocalar! Eğer siz iyi davranıp arayı düzeltir, kadınların
hakkını çiğnemekten sakınırsanız unutmayın ki Allah, yaptığınız her
şeyden haberdardır. (İyi davranışlarınızın karşılığını size fazlasıyla
verecektir).
Kur’an’ın gönderildiği ortamda, bir erkek,
hiç bir sorumsuzluk duymaksızın istediği sayıda kadınla evlenebiliyordu.
Nisa suresinin 3. ayeti bunu en fazla 4 kadın ile sınırladı. Kadınlara
mehir hakkı verdi, mirastan pay ayırdı. Eşler arasında titiz bir adaleti
şart koştu. Bazı durumlarda bu eşitliği uygulamak çok zor olmaktadır.
Mesela: Kadın kısır ise veya hasta ise bu yüzden de cazibesini yitirmişse
veya cinsel birleşme için uygun değilse, erkek ikinci bir eşle evlendiğinde
bazı problemler çıkmaktadır. Adil davranması zor diye ilk eşini boşaması
çare midir, insafa sığar mı? Yahut olur ki, ikinci evlilikten sonra
eşi, kocası ile birleşmek istemez, ama kocasının boşamamasına karşılık
bazı haklarından feragat etmeye razı olur. Bu takdirde bu, adalet şartına
aykırı sayılır mı? İşte bu bölüm bu meseleleri ele alır. Mesela “barışma
elbette daha hayırlıdır” diyerek bazı feragatlarla evliliğin devamını
teşvik eder. Menfaatları ve kaprisleri kontrol etmek gerektiğine işaret
eder. Eşlerden her biri de, koca da hadlerini bilmelidirler.
129 –
Ey kocalar! bütün benliğinizle isteseniz dahi eşleriniz arasında tam
adaleti sağlayamazsınız.
Öyleyse bir tarafa büsbütün gönlünüzü kaptırıp da öbürünü
kocasızmış gibi bir vaziyette bırakmayın.
Eğer arayı düzeltir, işlerinizi iyileştirir ve haksızlıktan
sakınırsanız, unutmayın ki Allah gafurdur, rahimdir (affı ve merhameti
boldur).
İslam kocaya, eşler arasında adaleti farz
kılarken, zahiri haklarda, gün ayırmada eşit davranmayı kasdeder. Yoksa
bir erkekten yaşlı ile genç, çirkin ile güzel eşlere aynı sevgiyi istemek
fazla bir beklenti olur. Yapması gereken, ihmal etmemek, bir eş gibi
davranmak, kocasız bir kadın durumuna düşürmemek, hülasa zahiri hakları
yerine getirmektir.
130 –
Şayet gösterilen gayretlere rağmen eşler boşanıp birbirinden ayrılacak
olurlarsa, Allah her birini lütfu ile müstağni kılar, birini öbürüne
muhtaç eylemez. Allah’ın lutfu geniştir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.
131 –
Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah’ın mülküdür. Biz gerçekten,
hem sizden önce Ehl-i kitaba, hem de size, Allah’a karşı gelmekten sakınmanızı
emrettik.
Eğer inkara sapıp nankörlük ederseniz bilesiniz ki göklerde
ne var, yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Allah ganidir, hamiddir (hiçbir
şeye ihtiyacı yoktur, bütün övgülere layık olan O’dur).
132 –
Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. O’nun kudreti bütün
bunları yönetmeye kafidir.
133 –
Eğer O dilerse, ey insanlar, hepinizi ortadan kaldırır ve başkalarını
getirir. Allah’ın kudreti bunu yapmaya elbette yeter. [47,38;
35,16-17]
134 –
Kim dünya mutluluğunu isterse bilsin ki dünya mutluluğu da, ahiret saadeti
de Allah’ın yanındadır. Allah hakkıyle işitir ve görür.
[2,200-202; 42,20; 17,18-21]
135 –
Ey iman edenler! Haktan yana olup vargücünüzle ve bütün işlerinizde
adaleti gerçekleştirin. Allah için şahitlik eden insanlar olun.
Bu hükmünüz ve şahitliğiniz isterse bizzat kendiniz, anneniz,
babanız ve yakın akrabalarınız aleyhinde olsun. İsterse onlar zengin
veya fakir bulunsun; çünkü Allah her ikisine de sizden daha yakındır.
Onun için, sakın nefsinizin arzusuna uyarak adaletten
ayrılmayın. Eğer dilinizi eğip bükerek gerçeği olduğu gibi söylemekten
çekinir veya büsbütün şahitlikten kaçarsanız, iyi bilin ki Allah bütün
yaptıklarınızdan haberdardır. [5,8]
“Sizden daha yakındır” şu demektir: Öyleyse
zenginin rızasını gözetip onun lehinde olmayın. Fakire de acıyıp onun
lehinde hakikatten ayrılmayın. Allah onlara sizden daha yakındır. Şayet
onlar hakkında şahitlik etmede fayda olmasaydı, şahitliği meşru kılmaz,
şahitlik müessesesini kurmazdı.
136 –
Ey iman edenler! Allah’a, Resulüne, gerek Resulüne indirdiği, gerek
daha önce indirdiği kitaplara imanınızda sebat edin. Kim Allah’ı, meleklerini,
kitaplarını, resullerini ve ahiret gününü inkar ederse hakikattan iyice
uzaklaşmış, sapıklığın en koyusuna dalmış olur. [7,158;
24,62; 48,9] {KM, Yuhanna 14,1}
Bu ayet-i kerime iman edenlere hitap edip
yine iman etme emri veriyor. Genellikle müfessirler bu emri “İmanınızda
sebat ediniz” diye açıklarlar. Buna yakın olarak: “daha ciddi iman ediniz”
manası da anlaşılabilir. “Bütün kalbinizle, zevklerinizi, hayat tarzınızı,
dostluk ve düşmanlıklarınızı Allah’a ve Resulüne olan bu imanınıza göre
düzenleyin” demektir. Ehl-i kitaptan olanlara hitap edilip İslama girmeleri
istendiğine dair de rivayet vardır.
137 –
Onlar ki iman ettikten sonra inkar ettiler. Sonra tekrar iman edip sonra
inkar ettiler. Sonra da inkarlarını artırdılar... İşte onları Allah
ne affeder, ne de doğru yola çıkarır.
Bunlar güya müslüman olduğunu söyleyip ikide
bir putperestliğe dönen münafıklardır. Allah’ın onlara hidayet nasib
etmemesi, kendi hareketlerinin neticesidir. Zira onların artık küfürden
tövbe edip imanda sebat etmeleri beklenemez. Zira kalplerine küfür damgası
vurulmuş ve irtidada alışmışlardır. İmanı asla ciddiye almadıklarından,
imana girip çıkmak, onlar için, dünyanın en kolay işi idi.
138 – Münafıklara
müjde ver ki can yakıcı bir azap kendilerini beklemektedir.
139 –
O münafıklar müminlerin dışında kafirleri dost edinirler.
İzzet ve desteği onların yanında mı arıyorlar? Oysa bütün
izzet ve kuvvet Allah’ındır. [35,10; 63,8]
140 – Allah
size kitapta şunu da bildirmiştir: “Allah’ın ayetlerinin inkar ve onlarla
alay edildiğini işittiğiniz zaman, bunu yapanlar başka bir konuya geçmedikçe
onların yanında oturmayın.”
Böyle yaparsanız siz de onlar gibi olursunuz. Şüphe yok
ki Allah münafıkları da, kafirleri de cehennemde bir araya getirecektir.
[6,68]
Mümin, Allah’ın dini ile alay edilen yerde
bunu engellemeye gücü yetmiyorsa, orayı terketmelidir. Ayrılamıyor ve
o alayları rahatsız olmaksızın dinliyorsa, o da küfürde pay sahibi olur.
141 –
Münafıklar sizinle ilgili olayları çok yakından izler, devamlı olarak
havayı yoklarlar:
Şayet Allah size bir zafer lütfederse:
“Biz de sizinle beraber değil miydik?” derler.
Eğer kafirler zaferden yana bir pay elde ederlerse onlara:
“Bizim taraf size galip durumda iken sizi kollamadık mı,
müminlerin size karşı savletini içten içe engellemedik mi?” derler.
Kıyamet günü Allah, sizinle onlar arasında hükmünü verecek
ve Allah kafirlere müminler aleyhinde asla fırsat vermeyecektir.
Delil ve ispat bakımından, hakikat açısından küfür, İslam’a
üstünlük sağlayamaz. Allah buna fırsat vermez.
Fakat dünyada Allah’ın tekvini şeriatının koyduğu kanunlara
göre çalışma, sabır, cesaret, teşebbüs, başarı vasıtalarını kullanma
hususlarını müslümanlar ihmal ederlerse, o şeriata uygun hareket eden
gayr-ı müslimler başarı sağlayabilirler.
Mümin batıl vasıtayı kullanır, mesela tembellik eder dürüst
olmazsa, hak vasıtayı kullanıp çalışkan, dürüst olur küfür dünyada ona
galip gelebilir. Bu, küfrün imana galibiyeti olmayıp küfürdeki müslüman
sıfatın mümindeki kafir sıfata üstün gelmesidir. Allah, müminleri bütün
sıfatlarıyla müslüman kılmak ve saklı kalan bazı kabiliyetleri geliştirmek
gibi hikmetler için, kafirlere fırsat verebilir.
Fakat bu bir yol ve kanun değil arızi, geçici bir durumdur.
Hakkın üstünlüğü, (vasıtalar bakımından değil) zati değeri yönünden
ve bir de sonuç ve ebedi hayat yönündendir.
142 –
Münafıklar Allah’ı aldatmaya çalışırlar, Allah da onların hilelerini
ve oyunlarını bozar.
Onlar namaza kalkarken üşene üşene kalkarlar, müminlere
gösteriş yaparlar. Yoksa aslında Allah’ı pek az hatırlarlar. [58,18]
Cemaatle namaz, mescide şevkle devam, müminle
münafığı ayıran bir ölçüdür. Hz. Peygamber (a.s.) zamanında cemaate
devam etmeyen, İslam toplumunun üyesi sayılmazdı. Münafıklar da ister
istemez mescide devam ediyorlardı. Fakat isteksiz, üşene üşene geç gelip,
namaz biter bitmez hapishaneden çıkar gibi çıkmaları, isteksiz ibadet
ettiklerini gösteriyordu.
143 –
Onlar müminlerle kafirler arasında bocalayıp dururlar: Ne onlara bağlanırlar,
ne de bunlara.
Her kimi de Allah şaşırtırsa sen ona hiçbir yol bulamazsın.
[2,20]
144 –
Ey iman edenler! Müminler yerine kafirleri başınıza getirmeyin.
Böyle yaparak, Allah’a, aleyhinizde kesin bir belge mi
vermek istiyorsunuz?
Göz göre göre, Allah’ın hışmını üzerinize çekmek mi istiyorsunuz?
[3,28]
Sultan: Kesin belge demektir “Kafirlere taraftar olmakla münafıklığınızı
belgelemiş olursunuz. Zira kafirlere taraftar olmak münafıklığın en
açık belgesidir.”
Sultan: “Allah’ın cezalandırmasını size musallat edecek bir sebep” manasına
da gelir.
Eturidune: “ister misiniz” tabiri, işin dehşetinin boyutlarını düşündürmek
içindir. Yani: “Akıllı olan, bunu istemeyi bile düşünmez, nerde kaldı
ki o işi yapsın?” demektir.
145 –
Şu kesindir ki münafıklar cehennemin en alt katındadırlar. Onları oradan
kurtaracak bir yardımcı da bulamazsın.
146 –
Ancak tövbe edip hallerini düzeltenler ve Allah’a sımsıkı sarılanlar
ve bütün samimiyetleriyle sırf Allah’a itaat edenler müstesna. İşte
bunlar müminlerle beraberdir. Allah müminlere de büyük mükafat verecektir.
147 –
Siz şükredip iman ettikten sonra Allah ne diye sizi cezalandırsın ki?
Allah şükredenlerin mükafatlarını bol bol verir ve her şeyi hakkıyla
bilir.
Şakir: kul hakkında: “Allah’ın verdiği nimetlere şükreden,” Allah’ın
vasfı olarak ise: “Kulunun yaptığı hizmetleri, şükürleri kabul eden”
anlamına gelir. Genellikle insanlar, öteki insanların yaptıkları hizmetleri
takdir etmede cimri davranırlar, hatalarını ise büyütürler. Oysa Allah
Teala faydalı işleri ve hizmetleri cömertçe takdir eder, kat kat ödüllendirir,
kusurları ise affeder.
148 – Allah, ağır ve inciten sözlerin açıktan söylenmesini hiç sevmez,
ancak söyleyen zulme uğramışsa o başka. Allah her şeyi hakkıyla işitir
ve görür.
149 –
Bununla beraber eğer bir iyiliği açıktan yapar veya gizlerseniz veya
bir kusuru bağışlarsanız bunu yapın, çünkü Allah da afüvdür, kadirdir
(affı çoktur, herşeye kadir olduğu halde yine de affeder).
Kusuru bağışlama: İnsanın, kusur işleyenden,
kötülük yapandan hakkını almasına, bir önceki ayet cevaz verse de kusur
bağışlamak daha iyidir. Kusur bağışlama işi, açıktan ve gizli yapılan
iyiliğe dahil olmakla birlikte, açıkça zikredilmesi, açıklanmaya layık
olacak önem arzetmesinden ileri gelir, hatta iyiliği açık ve gizli işleme
de buna zemin hazırlamak için zikredilmiştir. Keza şartın cevabı olarak
“fe innellahe kane afuvven
kadira” gelmesi de, makbul olan affın, güçlü iken yapılan af olduğunu
gösterir.
150-151 – O
kimseler ki ne Allah’ı tanırlar ne resullerini, ve o kimseler ki Allah’ı
tanıdığını iddia edip resullerini tanımayarak, Allah ile resullerini
birbirinden ayırmak isterler
Ve o kimseler ki “resullerin bazısına iman ederiz, bazısını
reddederiz” derler, ve böylece iman ile küfür arasında bir yol tutmak
isterler,
İşte bunlar gerçek kafirlerin ta kendileridir. Biz de
kafirler için zelil ve perişan eden bir ceza hazırladık. [2,8]
152 – Allah’a
ve resullerine iman edip o resuller arasında hiçbir ayrım yapmayanların
mükafatlarını ise Allah ileride verecektir. Allah gafurdur, rahimdir
(çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur). [2,285]
153 –
Ehl-i kitap senden, kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyorlar.
Bu cahilliklerini çok görme.
Nitekim daha önce Musa’dan bundan da fazlasını istemişlerdi
ve: “Allah’ı bize açıktan göster!” demişlerdi.
Bunun üzerine de, zulümleri sebebiyle onları yıldırım
çarpmıştı.
Daha sonra kendilerine açık mucizeler ve deliller gelmesini
müteakip bu sefer tuttular buzağıyı tanrı edindiler.
Derken onlar tövbe edince, bunu da bağışladık. Ve Musa’ya
da onlar üzerinde aşikar bir nüfuz ve kudret verdik. [7,143]{KM,
Çıkış 33,18}
Medine Yahudilerinin olur olmaz, akıl almaz
isteklerine değer vermemeleri konusunda Hz. Peygamber (a.s.) ve müminler
uyarılıyorlar. İnanmak istemeyene ne kadar mucize gösterilse inanmaz.
Demek onların inanmaya niyetleri yok. Nitekim Hz. Musa (a.s.)’ın çağdaşı
Yahudiler o mucizelerle beraber yaşamalarına rağmen tutup buzağıya bağlanmışlardı.
154 – Verdikleri
sözde durmalarını pekiştirmek için, dağı üzerlerine kaldırdık da: “Girin
secdelere kapanarak o kapıya!” dedik onlara.
Bir de onlara: “Cumartesi günü av yaparak, ilahi yasağı
aşmayın” deyip bu hususta kendilerinden ağır teminat almıştık. [2,58;
7,171; 2,63]
155-158 –
İşte sözleşmelerini bozmaları, Allah’ın ayetlerini inkar etmeleri, peygamberleri
nahak yere öldürmeleri ve “kalplerimiz perdelidir” demeleri
-ki kalbleri perdeli yaratılmış olmayıp, Allah inkarcılıkları
sebebiyle kalplerini mühürledi de artık onlar pek az inanırlar-
yine inkarları ve Meryem aleyhinde müthiş bir iftira atmaları
ve “Biz Allah’ın resulü(!) Meryem oğlu Mesih Îsa’yı katlettik” demeleri
yüzünden, onların başlarına belalar vererek cezalandırdık, kalplerini
mühürledik,
Oysa onlar Îsa’yı öldüremediler, asamadılar da; öldürülen
başkası idi, lakin kendilerine ona benzer gösterildi.
Îsa hakkında ihtilafa düşenler de bu hususta şüphe içindedirler.
Bu konuda kesin bilgileri yoktur, zanna tabi olmaktan başka bir şeye
dayanmazlar.
Onu kesinlikle öldüremediler. Doğrusu Allah onu kendi
katına yükseltti. Allah aziz ve hakimdir (mutlak galiptir, tam hüküm
ve hikmet sahibidir). [2,88; 41,5; 3,55;
19,30; 3,49] {KM, Levililer 26,41;
Tesniye 30,6}
2,88 de o Yahudilerin, Hz. Peygamber (a.s.)
ın davetini sağır bir kulakla dinledikleri hatta “Siz ne kadar kesin
delil getirseniz de, davetinizi kabul etmemekte kararlıyız. Zira kalplerimiz
size karşı örtülüdür” dedikleri bildirilir.
Hz. Îsa (a.s.)’ın mucize olarak çarmıha
gerilmekten kurtarılması, onu öldürtmeye çalışan Yahudilerin günahını
azaltmaz. Zira onlar işkence ve hakaret ettikleri, astırdıkları şahsın
Îsa olduğunu sanıyorlardı.
Hz. Îsa hakkında ihtilafa düşenler, Hıristiyanlardır.
Zira iyice bilindiği üzere bu konuda farklı inançlar vardır. Bir inanca
göre çarmıha gerilen, Hz. Îsa değil, ona çok benzeyen bir adamdı. Başka
bir görüşe göre Hz. Îsa idi, fakat çarmıhta ölmedi, oradan indirildiğinde
yaşıyordu. Bazıları ise çarmıhta öldüğüne, ama daha sonra dirilip havarileri
ile görüştüğüne inanırlar. Bazıları onun mukaddes ruh olarak göğe yükseldiğine,
bazıları ise maddi vücudu içinde göğe yükseldiğine inanırlar.
Yahudilerin sözünde geçen “Allah’ın resulü”
vasfı, onların alay etmek için yaptıkları bir nakilden ibarettir. “Sizin
iddianıza göre Allah’ın resulü olan Îsa” demek istemişlerdir.
159 – Ehl-i
kitaptan hiç kimse yoktur ki ölmeden ona inanacak olmasın. Kıyamet günü
gelince de o, onların aleyhinde şahitlik edecektir.
Yahudiler nübüvvetini inkar ederek ona inanmazken,
hıristiyanlar da onu tanrılaştırarak layıkı veçhile inanmazlar. Ama,
can vermeden önce onun Allah’ın kulu ve resulü olduğuna inanacaklar
ama o zamanki iman fayda etmeyecektir.
160-161 – Hasılı
o Yahudilerden taşan bir zulüm, insanları Allah yolundan menetmeleri,
kendilerine yasaklanmış olmasına rağmen faizi almaları, halkın mallarını
haksızlıkla yemeleri yüzündendir ki Biz, kendilerine daha önce helal
kılınan bazı temiz nimetleri haram kıldık ve içlerinden kafir kalanlara
can yakıcı azap hazırladık. [2,62.275; 3,93]
{KM, Tesniye 23,20}
162 – Fakat
onlardan geniş ilmi olanlar ile müminler, hem sana indirilen Kur’an’a,
hem de senden önce indirilen kitaplara iman ederler.
O namaz kılanlar, zekat verenler, Allah’a ve ahirete hakkıyla
iman edenler var ya! İşte onlara yarın büyük mükafat vereceğiz.
163 – Nuh’a
ve ondan sonraki nebilere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. İbrahim’e,
İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlarına, Îsa’ya, Eyyub’a, Yunus’a,
Harun ve Süleyman’a da vahyettik. Davud’a da Zeburu verdik.
Şimdi elde bulunan Tevratta Mezmurlar Kitabının
sadece bir kısmı Hz. Davud (a.s.)’ın Mezmurlarından oluşur ve ona izafe
edilir. Hz. Davud’a ait kısım, vahiy parıltıları ile dolu bir Kitap
olup, esas itibariyle ilahi kaynaktan geldiği anlaşılır.
164 –
Durumlarını sana daha önce anlattığımız nice elçiler gönderdik.
Anlatmadığımız nice elçiler de gönderdik.
Allah Musa’ya da hitab ederek konuştu. [40,78]
{KM, Sayılar 12,8}
165 –
Biz o elçileri rahmetimizin müjdecileri, cezamızın habercileri olarak
gönderdik.
Ta ki resullerden sonra, artık insanların Allah’a karşı
ileri sürebilecekleri bir bahaneleri kalmasın.
Allah aziz ve hakimdir (mutlak galiptir, tam hüküm ve
hikmet sahibidir). [20,134; 28,47]
166 –
Lakin Allah sana indirdiğine şahitlik eder ki onu kendi ilmiyle indirmiştir.
Melekler de buna tanıklık ederler.
Zaten Allah’ın şahit olması bir şeyin gerçekliği için
yeter de artar!
167 –
Onlar ki inkar eder ve başkalarını da Allah yolundan engellerler, işte
onlar haktan büsbütün sapmışlardır.
168-169 –
İnkar edip zulmedenleri Allah affedecek değil.
Onları cehennem yolundan başka bir yola çıkaracak da değil.
Onlar cehennemde ebedi kalacaklardır. Bu da Allah’a göre
çok kolaydır.
170 –
Ey insanlar! Resulullah Rabbinizden size hakkı getirdi, kendi iyiliğiniz
için ona iman edin.
Eğer inkar ederseniz bilin ki göklerde ve yerde ne varsa
Allah’ındır. Allah alimdir, hakimdir (her şeyi bilir, tam hüküm ve hikmet
sahibidir). [14,8]
171 –
Ey Ehl-i kitap! Dininizde haddi aşmayın, taşkınlık yapmayın ve Allah
hakkında gerçek olmayan şeyleri iddia etmeyin.
Meryemin oğlu Mesih Îsa sadece Allah’ın resulü, Meryeme
ulaştırdığı kelimesidir. Allah tarafından gelen bir ruhtur. Gelin Allah’a
ve elçilerine iman getirin, “Tanrı üçtür” demeyin. Kendi iyiliğiniz
için bundan vazgeçin.
Allah ancak tek bir İlahdır. O, çocuğu olmaktan münezzehtir.
Göklerde ne var, yerde ne varsa O’nundur. Koruyan ve yöneten olarak
Allah yeter. [2,116; 3,39.45.59; 9,31; 5,75;
21,91; 66,12; 43,59; 5,116; 19,88-89]
Allah Teala bir şeyin var olmasını isteyince
“ol!” der o da vücuda gelir [3,82]. Allah’ın emirleri, kelimeleri tükenmez
[31,27]. İnsanları, koyduğu bir nizama göre baba ve anneden yaratan
Allah, ilk insan Hz. Ademi annesiz ve babasız yarattığı gibi, kudret
ve hikmetinin bir tezahürü olarak Hz. Îsa’yı da babasız olarak var etmiştir.
Böylece iradesinin mutlak olduğunu, Kendisini mahkum ve esir edecek
hiçbir şeyin bulunmadığını göstermiştir. Başlangıçta Hıristiyanlara
Hz. Îsa’nın Allah’ın emri (kelimesi) ile bakire Meryem’den yaratıldığı
söylenmişti. Fakat daha sonra onlar hellenistik dönem filozoflarından
Philon felsefesinden etkilendiklerinden kelimeyi “Allah’ın Kelamı” (Logos)
anlamında kabul ettiler. Böylece Allah’ın zatını veya kelam sıfatını
Hz. Îsanın şahsında izhar ettiğine inanmaya başladılar. Bu durum, sinoptik
üç İncil’e aykırı olan dördüncü Yuhanna İncilinin başlangıcında görülmektedir.
Allah Hz. Îsa’yı Ruhu’l-kudüs (kutsal ruh)
ile desteklemiştir [2,253]. Yüksek ruhani değerler taşıdığından burada
da “Allah tarafından gelen bir ruh” olarak nitelendirilmiştir. Maksat
onun yüksek ahlaki faziletlere sahip, bütün kötülüklerden uzak kutsal
bir ruh ve hakikat ile
ve kuvvetli bir basiret hassası ile donatıldığına dikkat çekmektir.
Fakat Yunan felsefesinin etkisi ile “Allah’tan gelen bir ruh” u “Allah’ın
Kendi Ruhu” na dönüştürüp onun, Îsa’ya hulul ettiğini iddia ederek,
ortaya muğlak bir teslis inancı çıkardılar. On sekiz asırdan beri bu
muğlak inancı yorumlamaya çalışan sayısız tefsir ve mezhep birbirini
itham edip durmaktadır.
172 –
Ne Mesih, ne de Allah’a en yakın büyük melekler, Allah’a kul olmaktan
kaçınmazlar. Kim O’na kulluktan kaçınır ve kibirlenirse bilsin ki Allah,
yarın hepsini huzuruna toplayıp hesaba çekecektir. [19,30]
{KM, İşaya 42,1; Matta 12, 18; Yuhanna 8,29}
173 –
İman edip iyi ve yararlı işler yapanların mükafatlarını Allah, tam tamına
ödeyecek, hatta lütfundan onlara hak ettiklerinden daha fazlasını da
verecektir. Kulluktan kaçınıp kibirlenenleri ise can yakıcı bir azaba
sokacak ve onlar Allah’tan gayrı ne bir hami, ne de bir yardımcı bulamayacaklardır.
[40,76]
174 –
Ey insanlar! İşte size Rabbinizden kesin bir delil geldi, size açık
bir nur indirdik. {KM, Mezmur 36,10; İşaya
2,5; 10,1. Luka 1,78; Yuhanna 8,12}
175 – Allah’a
iman edip ona sımsıkı sarılanları ise,
O, tarafından bir rahmet ve geniş bir nimet içine yerleştirecek
ve onları Kendisine varan doğru yola koyacaktır.
176 –
Senden fetva isterler. De ki kelale’nin
yani babası ve çocuğu olmayan kişinin mirası hakkındaki hükmünü Allah
şöyle bildiriyor: Çocuğu olmayıp bir kız kardeşini bırakarak ölen bir
adamın terikesinin yarısı kız kardeşine aittir.
Eğer kızkardeş çocuk bırakmaksızın ölürse tek varis olan
erkek kardeş onun terikesinin tamamını alır. İki kızkardeş kalırsa onlar
erkek kardeşlerinin terikesinin üçte ikisini alırlar. Eğer varisler
erkek ve kız kardeşlerden oluşursa erkek, kadın hissesinin iki mislini
alır. Allah şaşırmamanız için size bunları açık açık bildiriyor. Allah
her şeyi hakkıyla bilir. [6,25; 16,15; 21,31;
31,10]
|