Kuran-ı Kerim 2. Sure Bakara Suresi Türkçe Meali Oku
Bakara suresi Medine döneminde hicretten hemen
sonra nazil olmaya başlamış ve takriben
on yıla yayılan vahiy parçaları halinde
devam etmiştir. Kur’an-ı Kerim’in en
uzun suresi olup 286 ayettir. Hacim itibariyle Kur’an’ın
1/12 sini teşkil eder. Kur’an’ın, ayrıntılı
bir özeti durumundadır. Sure bir mukaddime, dört
ana maksat ve bir neticeden oluşur.
Mukaddime: Kur’an’ın şanını,
görevini bildirir ve ondaki hidayetin temiz kalb taşıyanlar
nezdinde aşikar olup kalbi hasta ve bozuk olanların
ondan yüzçevireceklerini bildirir.
Birinci maksat: Bütün insanları İslama
davet eder.
İkinci maksat: Özellikle Ehl-i Kitabın
yanlışlarını düzeltip Kur’anı
tasdik etmeye çağırır.
Üçüncü maksat: Bu dinin ahkamını
ayrıntılı olarak bildirir.
Dördüncü maksat: Bu hükümlerin yerine
getirilmesini sağlayacak müeyyidelere ve teşvik
edici hususlara yer verir. Netice: Mezkur maksadları
içeren daveti kabul edenleri tanıtır; onların
dünya ve ahiretteki akıbetlerini açıklar.
Bismillahirrahmanirrahim
1 –
Elif, Lam, Mim.
Kur’an-ı Kerim’in 29 suresi huruf-i
mukattaa denilen bu münferit harfler ile başlar. Müfessirler,
bunların manasız veya tesadüfi olmadığını
vurgular, onlar hakkında öne sürülen muhtemel çeşitli
izahları nakleder, bununla beraber Allah ile Resulü
(a.s.) arasındaki bu şifrelerin kesin manalarını
Allah’a havale ederler. Allah Teala bu tonlu seslerle
sinyaller verip beşeriyetin dikkatlerini çekmekte,
bir an için her işi bırakıp gelecek
muazzam gerçekleri dinlemelerini temin etmektedir. Keza
Kur’anın da böyle harflerden ibaret olduğunu,
yapabileceklerse bu harfleri kullanarak insanların
da benzerini yapma çabaları hususunda meydan okuduğunu
hatırlatmaktadır.
el-Kitab: “Yazılı şey” demektir. Böylece kitap adı
verilerek zımnen Kur’an vahiylerinin yazı
ile tesbit edilmesi emredilmektedir. Kur’an o kitaptır
ki kitap denilince, hatıra onun geldiği en mükemmel
kitaptır ve diğer bütün kitaplar onun manasını
açıklamak görevindedirler.
Takva: Korunma, sakınma demektir. İnsanın, başta küfür
ve şirk olarak kendisine zarar veren her türlü kötülükten,
haram ve isyandan korunarak ta nihayette cehennem azabından
da korunmasını sağlayan değer
sistemidir. Muttaki ise, takva sıfatını
taşıyan kimsedir.
Gayb sözlükte: “Görünmeyen, gözden gizli kalan şey”
demektir. Terim olarak “Duyulardan ve insanın
ilminden gizli kalan” şeye denilmiştir. Bir
şeyin gayb olması, insanlar yönündendir;
yoksa Allah için gayb yoktur. Allah Teala da bize göre
gaybdır, fakat O’nun hakkında “gaib”
denilemez.
2 – İşte
Kitap! Şüphe yoktur onda. Rehberdir müttakilere [32,1-2]
3 – O
müttakiler ki görünmeyen aleme inanırlar.
Namazlarını tam dikkatle ifa ederler.
Kendilerine ihsan ettiğimiz nimetlerden infak
ederler.
4 – Hem
sana indirilen kitabı, hem de senden önce
indirilen kitapları tasdik ederler.
Ahirete
de kesin olarak onlar inanırlar.
Burada Tevrat, İncil, Zebur gibi kitapların
asıllarının Allah tarafından gönderildiğine
iman etmenin, dinin temellerinden olduğu
bildiriliyor.
Bakara: Surenin bu ismi 67-71 ayetlerinde yer alan bakara kıssasından
alınmıştır. Bir ineği kesmek
gibi cüz’i bir vak’anın ayrıntılı
olarak anlatılması, hatta bu uzun sureye adının
verilmesi tuhaf gelebilir. Fakat Kur’an temel bir
kanun ve prensibin tezahürünü ifade eden cüz’i
olayları bazan ayrıntılı olarak
anlatarak o genel prensibi zihinlere yerleştirmek
ister. Kur’an-ı Kerim, Hz. Musa (a.s.) ın
risaletiyle, İsrailoğullarının
seciyelerine girmiş olan sığıra tapınma
fikrini kesip öldürdüğünü, bu olay ile
anlatmaktadır.
5 –
İşte bunlardır Rableri tarafından doğru
yola ulaştırılanlar. Ve işte bunlardır
felah bulanlar.
6 –
İnkara saplananları ise ister uyar ister
uyarma onlar için birdir, imana gelmezler. [10,96]
İnkara saplananlardan burada maksat,
Ebu Cehil, Ebu Leheb gibi imana gelmeyeceklerini
Allah’ın bildiği muayyen kafirlerdir. Bütün
kafirler değildir.
7 –
Allah onların kalblerini ve kulaklarını mühürlemiştir.
Gözlerine de bir perde inmiştir. Bunların
hakkı büyük bir azaptır. [61,5;
6,110; 4,155]
Bakara suresinin ilk beş ayeti müminlerin,
müteakip üç ayeti kafirlerin, gelecek 8. ayetten
itibaren onüç ayet ise münafıkların bariz
sıfatlarını anlatmaktadır.
8 –
Öyle insanlar da vardır ki “Allah’a ve ahiret
gününe inandık” derler; Oysa iman etmemişlerdir.
[63,1]
9 – Akılları
sıra Allah’ı ve iman edenleri aldatmayı
kurarlar. Kendilerinden başkasını
aldatamazlar da farkında değiller.
[58,18]
10 –
Kalblerinde bir hastalık vardır. Allah da
onların hastalıklarını daha da
ilerletti.
Bu yalancılıkları, bu samimiyetsizlikleri
sebebiyle bunlara gayet acı bir ceza vardır. [9,124-125;
47,17; 47,20]
11 –
Ne zaman onlara: “Yeryüzüne fesat saçmayın!”
denilse “Biz sadece barışçıyız,
ortalığı düzeltmekten başka işimiz
yok!” derler. [8,73;
47,11; 2,205]
12 –
Gözünüzü açın, bunlar bozguncuların ta
kendileridir, lakin şuurları yok, farkında
değiller.
13 – Ne
zaman onlara: “Şu güzel insanların iman
ettiği gibi siz de iman edin” denilse “Yani o
beyinsizlerin inandıkları gibi mi inanalım?”
derler. Asıl beyinsizler kendileridir de farkında
değiller.
14 –
Bunlar iman edenlerle karşılaştıkları
vakit “Biz de müminiz” derler. Fakat şeytanlarıyla
başbaşa kaldıklarında da: “Emin
olun biz sizinle beraberiz, biz onlarla alay ediyoruz”
derler.
Şeytan: “Azgınlıkta,
şer ve kötülükte kendi benzerlerini çok geçmiş
kötü, inatçı” anlamında cins ismi olup
cinlerden olduğu gibi insanlardan da olabilir. Cin
şeytanlarının ataları İblis
olup, bazan özel isim olarak İblis yerine eş-Şeytan
kullanılır.
15 –
Allah da kendileriyle alay eder ve azgınlıklarında
onlara mühlet verir; böylece onlar bir müddet başıboş
dolaşırlar.
Allah’ın alay etmesinden maksat, münafıkların
alay etmelerinin karşılığını
vermesidir. Müşakele
babından olarak, benzer lafızla, tamamen farklı
mana kasdetme söz konusudur. Mesela haylazlık
ederken sinsice gülen çocuğunu tehdid eden annesi
“Sen gül, ben de sana gülerim!” derken, onun gülmesinin
tamamen farklı şekilde olması gibi.
Kalbinde iman etmediği halde müslüman
görünen kimseye münafık denir. Bunlara İslam
toplumunda müslüman muamelesi yapılır. Böylece:
1. İslamın sabır ve müsamahası
uygulanır.
2. Onların nesillerinden gerçek müminlerin
yetişmesine imkan hazırlanır.
16 – İşte
onlar hidayeti alacaklarına, dalalete müşteri
oldular. Ama bu, karlı bir ticaret olmadı.
Çünkü kar yolunu tutmadılar.
17 –
Bunların hali, o kimsenin haline benzer ki aydınlanmak
için bir ateş yakar. Ateş çevresini aydınlatır
aydınlatmaz Allah onların gözlerinin nurunu
giderir ve karanlıklar içinde bırakır,
onlar da göremez olurlar. [63,3]
18 –
Sağır, dilsiz ve kördürler onlar, Onun için
hakka dönmezler. [22,46]
19 –
Yahut onların durumu gökten sağnak halinde boşanan
ve içinde yoğun karanlıklar, gök gürlemeleri
ve şimşekler bulunan yağmura tutulmuş
kimselerin durumuna benzer. Yıldırımların
verdiği dehşetle, ölüm korkusundan,
parmaklarını kulaklarına tıkarlar.
Fakat Allah kafirleri çepeçevre kuşatır. [63,4;
9,56-57; 57,13-15]
20 –
Şimşek nerdeyse gözlerini köreltecek. Önlerini
aydınlattı mı
ışığında yürürler, karanlık
çökünce de dikilir kalırlar. Allah dileseydi
kulaklarını sağır, gözlerini kör
ederdi. Allah gerçekten her şeye kadirdir.
21 –
Ey insanlar! Hem Sizi hem de sizden önceki insanları
yaratan Rabbinize ibadet ediniz. Böyle yapmakla her türlü
zarardan korunmayı ümid edebilirsiniz. [32,3;
30,41; 39,28]
Ayetin
son kısmındaki ümidi ifade eden kelime
lealle olup Arapçada terecci
yani ümit ifade eden başlıca edatlardan
biridir. Allah Tealanın sözünde terecci, ilk
bakışta tereddüde yol açabilir. Haşa,
sanki O’nun neticeleri kesin olarak bilmediği
zannını uyandırabilir. Fakat bu sathi
bir anlayıştır. Doğrusu şudur:
1.Birçok durumda terecciyi muhataplar bakımından
anlamak gerekir. Nitekim meali buna göre vermiş
bulunuyoruz. 2.Terecci üslubu, hem Allah, hem de kul
yönünden matlub olan tutumdur. Zira kulluk tavrı,
ümit ve korku arasında olup akıbetten emin
olmamayı gerektirir. Öte yandan bu üslupla,
Allah, ilahi iradeyi hiçbir şeyin sınırlandırmayacağını
bildirmek ister. Kul: “Ben rabbimin şu emrini
yaptım, O da benim için şunu yapar” diyemez.
22 –
O rabbinize ki yeryüzünü size bir döşek, göğü
de bir kubbe yaptı.
Gökten yağmur indirip, onunla size rızık
olarak çeşitli mahsuller çıkardı.
Öyleyse siz gerçeği bilip dururken sakın
Rabbinize eş koşmayın.
Atmosfer tabakası, portakalın
kabuğunun portakalı sarması gibi dünyayı
çevrelemektedir.
Bu ayette İ’caz delillerinden bir
cüz vardır. Yer küresini çevreleyen ilk kısımda
çeşitli hava tabakaları bulunur. Bu tabakalar,
evrenin muhtelif yerlerinden gelen zararlı
ışınlardan dünyayı korur. Sadece dünyadaki
hayat için faydalı olanları geçirirler.
Binaenaleyh bunlar tavan veya gölgelik durumundadırlar.
İşte bulut ve yağmur da göğün bu
tabakasında meydana gelir”
23 –
Eğer kulumuza indirdiğimiz Kur’anın
Allah’ın sözü olduğu hakkında şüpheniz
varsa, haydi onun surelerinden birine benzer bir sure
meydana getirin ve Allah’tan başka güvendiklerinizin
hepsini çağırın, iddianızda haklı
iseniz. [10,37; 11,13;
17,88; 28,49]
Hz. Peygamber (a.s.)ın nübüvvetinin
başta gelen delili, Allah tarafından kendisine
verilen Kur’an-ı Kerim’dir. Kur’anın
Allah’ın sözü olması, i’caz vasfına
haiz olmasıyla tezahür etmiştir. İ’cazı
da itiraz eden kafirlere tehaddi
etmesi, yani benzerini yapmaları konusunda onlara
meydan okuması ile ortaya çıkmıştır.
Bu ayet, tehaddi safhalarının sonuncusudur.
Şöyle ki: 1. Kur’an ilk meydan okuduğunda,
Kur’ana benzer bir söz istedi (Tur, 33-34). 2.
uydurma hikayelerden de olsa on surenin benzerini (Hud,
13-14). 3. Hiç değilse bir surenin mislini
getirmelerini istedi. (Yunus, 38). 4. Tam misli olmasa
da kısmen olsun, Kur’ana benzer bir söz söylemeye
davet etti. Ne nüzul asrında, ne de ondan sonra
bir cevap çıkmadığından i’cazı
sabit oldu.
24 –
Bunu yapamazsanız -ki hiçbir zaman yapamayacaksınız-
çırası insanlarla taşlar olan ve kafirler
için hazırlanmış o ateşten sakının.
25 –
İman edip makbul ve güzel işler yapanları
müjdele: Onlara içinden ırmaklar akan cennetler
vardır. Öyle cennetler ki ne zaman, meyvelerinden
kendilerine birşey ikram edilirse: “Bu, daha önce
de dünyada yediğimiz şey!” diyecekler. Oysa
bu, onların aynısı olmayıp, benzeri
olarak kendilerine sunulacaktır. Orada onların
tertemiz eşleri de olacak ve onlar orada devamlı
kalacaklardır.
Cennetlikler için, cennetlerde tertemiz, pampak
eşler, yani erkekler için hanımlar, hanımlar
için kocalar vardır. Bunlar sadece temiz değil,
her yönden temizlenmiştirler. Hem her türlü maddi
pisliklerden hem de ahlaksızlık, geçimsizlik
gibi manevi kirlerden. Dünyada da bu mutlulukların
benzeri bulunabilir. Fakat başta gelen önemli fark,
dünyanın geçiciliğine karşı,
cennetin daimi olmasıdır. Birtakım
kimseler, bu gibi müjdelerde, bilhassa yemek, içmekten,
kadınlardan bahsedilmesine itiraz etmek istiyorlar
ve: “Dine ait duygular, insanı bunlardan kesip,
yalnız ruhani lezzetler ile uğraştırmalı”
diyorlar. Fakat şurası gariptir ki, böyle
diyenlerin hepsi bedene ait bu iki çeşit zevk için
can verenlerin yanında ortaya çıkıyor.
Halbuki bu müjdeler, görüldüğü üzere, her yönü
kapsayan eksiksiz zevkleri bir araya getirmektedir. Ve
ahiret zevklerinde dünyadaki zevklerden hiçbirinin
benzerinin eksik olmadığını ve bunun
karşısında dünyaya ait şehvetlerin
adiliğini, çirkinliğini de gösteriyor.
26 –
Allah gerçeği açıklamak için bir sivrisineği,
hatta onun ötesinde olan bir şeyi misal
getirmekten çekinmez. İman edenler onun
Rablerinden gelen gerçek olduğunu bilirler. Kafirler
ise “Allah böyle misal vermekle ne kasdediyor”
derler. Allah bu misal ile birçoklarını
şaşırtır, yine onunla bir çoklarını
yola getirir; ancak bununla fasıklardan başkasını
şaşırtmaz. [22,73;
29,41; 14,24; 74;31; 13,19-25]
Fısk kelimesinin sözlük anlamı “çıkmak,
huruc etmek” dir. Nitekim delikten çıkan
farelere “fasıklar” denir. Dini terim olarak fasık
“büyük günah işlemek suretiyle Allah’a itaat
çizgisinden çıkan” manasınadır ki küçük
günahlarda ısrar etmek de bu bölüme girer.
Şer’i bakımdan fıskın üç
derecesi vardır. Birincisi: Günahı çirkin
saymakla beraber, ara sıra günah işlemek.
İkincisi: Üzerine düşerek devamlı günah
işlemek. Üçüncüsü: Çirkinliğini inkar
ederek yapmaktır. Bu üçüncü tabaka küfür
derecesidir. Fasık bu duruma gelmedikçe Ehl-i sünnet
mezhebinde kendisinden mü’min adı alınmaz.
Şu halde fasık vasfı içinde kafirler
bulunacağı gibi, imanını kaybetmemiş
olanlar da bulunabilir. Mu’tezile mezhebindekiler bu kısmı
ne mümin, ne kafir saymayıp, ikisi ortası
saymışlar. Hariciler ise, üçünü de kafir
saymışlardır.
27 –
Bu fasıklar o kimselerdir ki Allah’a kesin söz
verdikten sonra sözlerinden dönerler. Allah’ın
riayet edilmesini emrettiği ilişkileri
keserler ve yeryüzünde fitne ve fesat çıkarırlar.
İşte bunlar ziyana uğrayanların ta
kendileridir. [2,63]
28 –
Ey kafirler! Allah’ı nasıl inkar
edebilirsiniz ki siz ölü iken size hayatı veren
O’dur. Şunu bilin ki tayin ettiği vade
gelince sizi öldürecek, yine diriltecek ve sonunda
O’nun huzuruna götürüleceksiniz. [52,35;
76,1; 40,11; 45,26] {KM, Hezekiel 37,1-14; İşaya
26,19; Daniel 12,2-3. Yuhanna 5,21; Romalılara
4,17}
29
– O’dur ki yeryüzünde bulunan her şeyi sizin
için yarattı. Sonra iradesi yukarıya yönelip
orayı da yedi gök halinde sağlamca nizama
koydu. O her şeyi hakkıyla bilir. [41,9-12]
{KM, Tesniye 10,14; I Krallar 8,27}
Yeryüzünde mevcut herşeyden insanlar için
bir faydalanma yönü vardır. Bu faydalanma şekli
bazısında müsbet, bazısında menfi
bir durumdadır. Hepsinin faydalı olması,
herbirinin, her şekilde ve herkes için faydalı
olması demek olmaz. Bir kısmında zararlı
olma durumu da vardır.
Haram kılınan şeyler ile kazanılmış
şahsi mallar dışında dünyadaki herşey
mübahtır. Buna Fıkıh ilminde ibahe-i
asliyye denir ki dayandığı başlıca
naslardan biri bu ayet-i kerimedir. “Canlar, ırz
ve namusun dışında, varlıkta aslolan,
mübah olmadır. Özel bir haram delili bulunmadıkça,
mübah ile amel olunur” şeklindeki fıkıh
kaidesi bu ayetten alınmıştır. Yalnız
akıllara kalsaydı kimi hep mübah der, kimi
hep haram der, kimi de şaşırır kalırdı.
Nitekim vahiy aydınlığından uzak
yerlerde böyle olmuş ve olmaktadır. Burada
şuna dikkat etmek gerekir ki bu serbestlik,
insanların tümüne eşit olarak yapılmış,
insanlar insan için yaratılmamış ve
birbirlerine.
mübah kılınmamıştır.
Bunun için insanların canları, ırzları
birbirlerine mübah değildir. Hatta bir insan kendi
canını, ırzını bile dilediği
gibi kullanmaya izinli değildir. İnsanlar,
kendileri için değil Allah’a kulluk için yaratılmışlardır.
Yedi gök: Müfessirlerin çoğuna göre
dünyanın üstünde bütün yıldızların
süslediği maddi alemin hepsi bir gök olup, yedi
semanın birincisidir. Ve bunun ötesinde bundan başka
altı sema daha vardır. “Biz dünya semasını
yıldızlarla süsledik.” [37,6] ayeti de bu
manada açıktır.
30 –
Rabbin meleklere: “Ben yeryüzünde bir halife
yaratacağım” dediği vakit onlar: “A!
Oradaki nizamı bozacak ve yeryüzünü kana
bulayacak bir mahluk mu yaratacaksın? Oysa biz
sana devamlı hamd, ibadet ve tenzih etmekteyiz”
dediler. Allah: “Ben, sizin bilmediğiniz pek çok
şey bilirim” buyurdu. {KM,
Tekvin 1,26}
Tesbih: Allah Tealayı tenzih etmek, yani Zatını
i’tikad, söz ve amel bakımından şanına
layık olmayan her türlü kusurdan yüce tutmaktır.
Hilafet, “vekalet” yani başkasına
vekil olmak manasına gelir. Bu vekalet, ya aslın
kaybolmasından veya bir ihtiyaçtan veya aczden,
yahut da sırf, asilin, vekiline bir şeref bahşetmek
lütfunda bulunmasından ileri gelir. Ve işte
Cenab-ı Allah’ın yeryüzünde velilerini
halife seçmesi, bu son nevidendir.
31 –
Ve Adem’e bütün isimleri öğretti. Müteakiben
önce onları meleklere göstererek: “İddianızda
tutarlı iseniz haydi Bana şunları
isimleriyle bir bildirin bakalım!” dedi. {KM,
Tekvin 2,20}
32 –
“Sübhansın ya Rab! Senin bize bildirdiğinden
başka ne bilebiliriz ki? Herşeyi hakkıyla
bilen, herşeyi hikmetle yapan Sensin” dediler.
33 –
Allah: “Adem! Eşyanın isimlerini onlara sen
bildir” dedi. O da isimleriyle onları bildirince
Allah buyurdu: “Ben size demedim mi ki göklerin ve
yerin sırlarını Ben bilirim.” Ve Ben
sizin gizli açık yapmakta olduğunuz her
şeyi de bilirim.” [20,7;
27,25]
34 –
O vakit meleklere: “Adem için secde edin!” dedik.
İblis dışındaki bütün melekler
secde ettiler. İblis bunu yapmadı, kibrine
yedirmedi ve kafirlerden oldu.
35 –
Ve dedik ki: “Adem! Eşinle birlikte cennete
yerleşin, oradaki nimetlerden istediğiniz
şekilde bol bol yeyin, sadece şu ağaca
yaklaşmayın. Böyle yaparsanız
zalimlerden olursunuz.” [7,19-20;
20,120] {KM, Tekvin 3,6; 3,22; 2, 15-17}
“Bu cennet, dünyada bir bahçedir. Zira
Hz. Adem (a.s.) dünyada yaratılmıştır.”
diyen müfessirler vardır. Fakat ekseri müfessirlere
göre maksat ebedi cennettir.
36 –
Derken Şeytan onların ayaklarını
kaydırarak içinde bulundukları nimet
yurdundan çıkardı. Biz de: “Haydi, dedik,
birbirinize düşman olarak yeryüzüne inin. Siz
orada belirli bir süre ikamet edip yararlanacaksınız.”
37 –
Büyük pişmanlık duyan Adem, Rabbinden
birtakım kelimeler öğrenip onlara göre
hareket etti. Rabbine yalvardı. Allah da tevbesini
kabul etti. Zaten O tevbeyi kabul eder, merhameti boldur.
[9,104; 25,71; 4,17-18].
Tevrat Hz. Adem’in tevbe etmesinden bahsetmez.
Allah insanın dünyadaki çilesini geçici
kılmıştır. Halife olmak üzere yaratılan
Adem’in fıtratından ilim gücü yok
edilmemiştir. Vuku bulan zelle henüz tabiat (huy)
haline gelmemiştir. Onun için bu musibetten hemen
sonra, bu yaratılışıyla Rabbine döndü
ve O’nun kendisine bazı kelimeler telkin ettiğini
sezdi ve o kelimeleri alıp onlarla amel etti. Bu
kelimeler 7,23’de bildirilmiştir.
38-39 –
Dedik ki: İnin oradan hepiniz! Artık ne zaman
Ben’den size doğru yolu gösteren rehber gelir de
kim ona uyarsa, onlara hiç bir korku olmayacak, hiç üzülmeyecekler
de. İnkar edip ayetlerimizi yalan sayanlar ise
cehennemliktirler, hem de orada ebedi kalacaklardır.”
[20,123; 7,24-35]
40 – Ey
İsrail’in evlatları! Hatırlayın ve
düşünün size ihsan ettiğim nimetimi.
Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki Ben de
size karşı ahdimi yerine getireyim ve yalnız
Ben’den korkun! [44,30-34;
5,20] {KM, Tekvin
15,18; 17,2-14}
İsrail, Yakub (a.s.) ın lakabı
olup İbranicede “Allah’ın kulu”
“Allah’ın seçkini” manasına geldiği
bildirilir. Bu hitap tarzında, yahudileri iman
etmeye bir teşvik vardır. Yani: “Ey Allah’ın
seçkin bir kuluna evlatlıkla bağlanmış
olan Tevrat Ehli, bu vasfınıza ve o aslınıza
layık bir tutum izleyin.”
Allah Teala Hz. Adem ve evladından,
kendisi tarafından gelecek olan talimata uymalarını
istemiştir. Bunu bir ahid tarzında bildirmiştir
(2,38). İsrail evlatlarının Tevratı
kabul etmeleri ile de, bu ahid Tevratla pekiştirilmiş,
geleceği bildirilen peygamberlere ve son peygamber
Hz. Muhammed (a.s.) a iman ederek bu ahdi yerine
getirmeleri emredilmiştir.
41 – Sizin
yanınızda bulunan Tevratı tasdik etmek üzere
indirdiğim Kur’an’a iman edin, onu inkar
edenlerin başını siz çekmeyin. Ayetlerimi
az bir fiatla, yani dünya menfaati karşılığında
satmayın. Asıl Bana karşı gelmekten
sakının. [2,89.91.97.101;
3,81; 4,47; 5,48; 6,92; 35,31; 46,12.30]
Maksat: Tevratın asli şeklidir.
42 – Hakkı
batıla karıştırmayın, bile bile
gerçeği gizlemeyin.
43 –
Hem namazı tam kılın, zekatı verin,
rüku edenlerle beraber siz de namaz kılın.
44 – Halka
iyiliği emredip kendinizi unutuyormusunuz yoksa?
Halbuki
siz Tevratı okuyup duruyorsunuz.
Artık
aklınızı başınıza
almayacak mısınız?
[11,88]
45 –
Sabır göstererek, namazı vesile ederek
Allah’dan yardım dileyin. Gerçi bu çok zor bir
iştir, fakat içi saygı ile ürperenlere değil.
[29, 45]
Bütün bu emirler ve yasaklar İsrailoğullarına
hitab etmekle beraber, hükmü onlara mahsus değildir.
“Bunlar İslam şeriatında da vardır.
Siz de bunlara İman ve itaat ediniz” demektir.
Zira Tefsir usulündeki bir kurala göre “Sebebin
hususiliği, hükmün umumiliğine mani değildir”
46 –
İçi saygı dolu olan bu müminler, Rablerine
kavuşacaklarını ve O’na döneceklerini
iyi bilirler.
47 –
Ey İsrail’in evlatları! Size ihsan ettiğim
nimetimi ve vaktiyle sizin atalarınızı diğer
insanlara üstün kıldığımı hatırlayın.
Kendi zamanlarında yaşayan insanlara üstün
kılınmışlardı.
48 – Öyle
bir günden sakının ki o gün hiç kimse başkasının
yerine birşey ödeyemez, kimseden şefaat kabul
edilmez, hiç kimseden fidye alınmaz, hem onlara
yardım da edilmez. [31,33;
26,100-101; 37,25]
Mu’tezile bu ayetten, büyük günah işleyenlere
şefaatin fayda vermeyeceği sonucunu çıkarmıştır.
Ehl-i sünnete göre ayet kafirler hakkındadır
ve hitap, küfürde ısrar edenlere mahsustur. Zira
İsrailoğulları, kendilerinin babaları
ve dedeleri olan peygamberlerin, her hal ve durumda,
kendilerine şefaat edeceklerini iddia ediyorlardı.
Bu ayet, bunu reddediyor. Yoksa şefaatin muteber
olduğuna dair ayetler mevcuttur. İleride ele
alınacaktır. Ayrıca kesin hadisler de
vardır. Kabul edilmeyecek şefaat, herkesin
kendiliğinden ve Allah’ın iznine bağlanmadan,
yapılacağı düşünülen şefaatlerdir.
Şu halde kendiliklerinden şefaat edebilirler
zannıyla nebilere ve velilere tapılmamalı,
ancak Allah’a ibadet etmelidir ki O, istediğine,
istediği zaman şefaat ettirir.
49 – Hem
sizi en feci işkencelere uğrattıkları
zaman Firavun’un adamlarından kurtardığımızı
da hatırlayın. Onlar sizin dünyaya gelen
erkek çocuklarınızı kesiyor, kız çocuklarınızı
ise kötülük için hayatta bırakıyorlardı.
İşte bunda size Rabbiniz tarafından çetin
bir imtihan vardı.
{KM, Çıkış
1,15-16}
Firavun, Mısırda Amalika hükümdarlarının lakabıdır.
Çoğulu Feraine’dir.
Nasıl ki Türk krallarına hakan, Rum krallarının
bazısına kayser, bazısına herakl (Herakliyus);
Habeş krallarına necaşi, Yemen
meliklerine tübba’, İran hükümdarlarına
kisra deniliyordu.
50 –
Yine hatırlayın ki sizin geçmeniz için
denizi yarmış, sizi kurtarıp, siz bakıp
dururken gözlerinizin önünde Firavun hanedanını
boğmuştuk. {KM, Çıkış
14,16; 21-30; Mezmurlar 78,13; 106,9-11}
Bu ayet-i kerime, hürriyetin, başta gelen
nimetlerden olduğunu hatırlatıyor. “İnsanın
başka birinin eli altında ve istediği
tarzda çalıştırabileceği bir halde
bulunması, üstelik bir de ağır, zor, pis
işlerde kullanılması, azap şekillerinin
en şiddetlilerinden olduğunda şüphe
yoktur. Hatta buna maruz kalanlar ekseriya ölümü
temenni ederler. İşte Cenab-ı Allah’ın
burada açıkladığı birinci nimet, bu
kötü azaptan kurtulma nimetidir.
51 –
Ve bir vakit Musa’ya kırk gecelik bir süre ayırmıştık.
Ama siz Musa’nın ayrılmasından az
sonra, buzağıyı ilah edinip öz canınıza
kıymıştınız.
[7,142; 2,54.92; 4,153; 7,148; 20,85-97] {KM,
Çıkış 14,18; Tesniye 9,9.16}
52 –
Bundan sonra Biz sizi affettik ki şükredesiniz.
53 – Musa’ya
Kitap ve Furkan’ı verdik, ta ki doğru yolda
yürüyebilesiniz. [28,
52-53; 21,48; 3,4; 25,1; 8,29]
Furkan: Tevrat’ın bir sıfatı veya Tevrat’taki şer’i
hükümler veya Tevrat’tan ayrı olarak yed-i
beyza ve asa
gibi mucizeler yahut bir zafer ve ferah olabilir.
54 –
Musa kavmine dedi ki: “Ey kavmim! Sizler danaya
tutulmakla kendinize çok yazık ettiniz. Derhal
yaradanınıza tevbe edin. Nefsinizin kötü
arzularını kesin. Allah yolunda kendinizi öldürün.
Böyle yapmanız sizi yaratan nezdinde daha hayırlıdır.”
Böylece Allah da sizin tevbelerinizi kabul etsin. Çünkü
o tevbeleri çok kabul eder, merhamet ve ihsanı
boldur. {KM, Çıkış
32,27-28}
Ayetteki “nefislerinizi öldürün” mefhum
olarak üç manaya gelebilir. 1-Hakiki manası ki
herkesin kendi kendini öldürmesi, yani intihar
etmesidir. Lakin böyle olsaydı muhatap olacak
kavim kalmaz veya ancak asiler kalırdı.
Şu halde kasdedilen mana bu değildir.
2-Esasen kardeş olan bir kavmin fertlerine, haydi
bakalım şimdi birbirinizi öldürünüz
demektir. Tefsirciler çoğunlukla bu manayı gözetmişlerdir.
Tur’a giden Hz. Musa (a.s.) ın arkasından
Samiri, altından buzağı heykeli yapmış,
önce bağırtmış ve Apis öküzüne
tapan Mısırlılar ve diğer puta tapıcılar
gibi İsrailoğullarının bir kısmını,
“İşte Musa bunu aramaya gitti.” diyerek
ona taptırmış çok yakın bir zamanda
bizzat şahid oldukları nimetlere karşı
nankörlük edip bir bozgun ve karışıklık
çıkarmış, kavmin diğer bir kısmı
Hz. Harun (a.s.) ile beraber bu gidişi önleyememişlerdi.
Hz. Musa’nın dönüşüne kadar bu şirk
iyice yayılmıştı. O dönünce Furkanın
hükmüyle, hem buzağıya tapanlara, hem de
onları önlemeyip bekleyenlere hemen tevbe
etmelerini ve tevbe edenlerin, etmeyenleri derhal öldürmelerini
emretmiştir. Bu iç savaş Allah’ın
izniyle zaferle sonuçlanmıştı ki burada
o nimet hatırlatılıyor. 3-Sırf mecazi
manası ile “nefsani isteklerinizi öldürünüz.”
Bu gerçek tefsir olmayıp işari bir manadır.
“Yani günahlarınıza pişman olarak gam
ve kederden canınızı çıkarın
yahut şehvetlerden menetmekle riyazet ediniz.”
55 –
Bir zaman da: “Ey Musa! Biz Allah’ı açıkça
görmedikçe sana inanmayız” dediniz. Bunun üzerine
derhal sizi yıldırım çarptı, siz de
bakakaldınız.
56 – Siz
bir müddet ölü vaziyette kaldıktan sonra, şükredersiniz
ümidiyle sizi dirilttik.
Bunu yapanlar, elbette İsrailoğullarının
hepsi değildi. Bu ısrar üzerine mikatta yıldırıma
yakalananlar, seçilen yetmiş kişi idi.
57 –
Üzerinize bulutları gölge yaptık.
Size
kısmet ettiğimiz helal hoş rızıklardan
yiyesiniz diye kudret helvası ve bıldırcın
indirdik.
Fakat
nankörlük etmekle onlar Biz’e değil,
kendilerine yazık ediyorlardı. [7,160;
20,80] {KM, Çıkış 13,21;
16,13-15}
58 –
Bir zaman da şöyle dedik: “Şu şehre
girin ve orada istediğiniz yerden bol bol yeyin.
Şehrin kapısından secde ederek, saygılı
bir tavırla girin ve “hıtta “başlıca
dileğimiz affedilmektir” deyin ki suçlarınızı
affedelim; muhsinlerin mükafatlarını daha da
artıracağız. [4,154;
7,161]
Maksat: Beyt-i Makdis veya Eriha şehridir.
59 – Ne
var ki o zalimler sözü değiştirip başka
şekle koydular.
Biz de o zalimlere, itaat dışına çıktıkları
için, gökten acı bir azap indirdik.
60 –
Bir zaman da Musa kavmi için su arayıp Allah’a
yalvarmıştı.
Biz de: “Asanı taşa vur!” demiştik.
Bunun üzerine o taştan on iki pınar fışkırmış,
her bölük kendine mahsus pınarı bilmişti.
“Allah’ın rızkından yeyin için,
fakat sakın yeryüzünde fesat çıkararak taşkınlık
yapmayın” demiştik.
[7,160; 20,20; 26,45]
{KM, Çıkış 17,6; 15,27}
61 – Bir
vakit şöyle dediniz: “Musa! Biz bir çeşit
yemeğe imkanı yok katlanamayacağız.
O halde bizim için Rabbine yalvar da yerin bitirdiği
sebzesinden, kabağından, sarımsağından,
mercimeğinden, soğanından çıkarsın.”
Musa da: “Ne o! dedi. Siz, daha üstün olanı
vererek daha düşük olanı mı almak
istiyorsunuz?
Pekala, şehre inin, işte istediklerinizi
orada bulursunuz.
Üzerlerine horluk ve yoksulluk damgası basıldı
ve neticede Allah’tan bir gazaba uğradılar.
Evet öyle! Çünkü Allah’ın ayetlerini inkar
ediyor ve haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı.
Öyle oldu; çünkü onlar isyan ediyor ve sınırı
aşıyorlardı.
Mısr: hem özel isim olarak bu isimle
bilinen bir ülke, hem de cins ismi olarak “şehir”
anlamına gelebilir. Fakat İsrailoğulları,
Mısır’dan çıkışlarından
sonra, oraya tekrar dönmediklerinden, tefsircilerimiz
bunun cins isim olarak, Kudüs diyarındaki
kasabalardan herhangi birinin olabileceğini söylemişlerdir.
M. Hamidullah ayetin tefsirinde şöyle der:
“Yahudiler, Kudüs diyarını çevreleyen
şehirlere hücum etmekten korkuyorlardı. Hz Musa,
onlara: “Canınız o sebzeleri istiyorsa onlar
o şehirde. Sıkı ise gidin oradan temin
edin!” demek istemişti.
62 –
İman edenler, yahudiler, hıristiyanlar, Sabiiler...
Her kim Allah’a ve ahiret gününe (gerçekten) iman
eder ve amel-i salih işlerse, elbette onların
Rab’leri yanında mükafatları vardır.
Onlar için herhangi bir korku olmadığı
gibi kendilerini üzecek bir şeyle de karşılaşmazlar.
[7,158; 11,17; 10,62; 41,30;
5.69, 22,17] {KM, Matta 2,23; Resullerin işleri
2,22}
Ayetin ilk kelimesindeki “İman
edenler” den maksat, birçok müfessire göre, dış
görünüşte iman ettiklerini söyleyen münafıklardır.
Zira daha sonraki kısımda gerçek iman
edenlerin bulunması, bu tefsire bir karine teşkil
etmektedir. Ayetteki “her kim Allah’a ve ahiret gününe
iman eder ve amel-i salih işlerse” cümlesiyle
beyan buyurulan gerçek iman edenlerin, Hz. Muhammed (a.s.)
ın peygamber olarak gönderilmesinden sonrakiler
diye tefsir edilmesi lazım geldiğinde hiç
şüphe yoktur. Hz. Muhammed’in nübüvvetinden önce
Allah’a ve ahirete iman eden ve iyi amel işleyenler
bile, Tevrat ve İncil hükmünce geleceğin büyük
Peygamberine iman ile yükümlü idiler. Böyle iken Hz.
Muhammed’in peygamberliğinden sonra onu inkar
edenler arasında gerçek iman ehli bulunduğu
varsayımına imkan kalır mı?
Ayette zahiri iman sahipleri, Yahudi,
Sabii ve hıristiyanlarla bir tutulmuş ve
hepsinin kurtuluşu, Kur’an’da bildirilen rükünleriyle
kamil iman ve salih amel şartına bağlı
kılınmıştır. Böylece İslam
dininin davet ve hidayetinde, bütün insanlara açık
evrensel bir din olduğu aşikar olmaktadır.
Demek doğumla ilgili olan, ırk gibi bir din
anlayışı değil, tahkiki bir iman
esastır.
Yahud: Arapçada bu kelime “tevbe etmek” veya “yahudi olmak”
anlamına gelir. Yahut cins ismi olup kavmin veya
boyun adıdır. Tekili ise Yahudi olup o kavme
mensup olan kişiye denilir.
Nasara: Tekili nasrani olup, hıristiyanlar manasına gelir.
Hz. Îsa (a.s.)’ın yaşadığı
Nasıra şehrine mensubiyeti belirtir.
Sabiin: Dilde “Sabie”
“bir dinden çıkıp başka dine girmek”
demektir. Bazı Tefsirler İslam, Yahudi ve Hıristiyanların
dışında kalan diğer dinlerin
mensupları diye açıklarlar. Ayrıca
meleklere veya yıldızlara tapan insanlar olduğu
söylenmiştir. Alemin tek Yaratıcısına
inanmakla birlikte, dünyanın ve insanların yönetiminin
gök cisimlerine bırakıldığını
ileri sürerler. Hz. İbrahim (a.s.) bunları
irşad için gönderilmişti. Günümüzde yıldız
falına inanma ve yıldızların gücüne
sığınma bunlardan kalmadır.
63 –
Ey İsrail’in evlatları! Bir vakit de Tevratı
uygulayacağınıza dair sizden söz almış,
sonra bu ahdi bozduğunuz için Dağı üzerinize
kaldırarak demiştik ki: Size verdiğimiz
Kitaba kuvvetle sarılın ve muhtevasını
iyi inceleyip ders alın ki kötü akıbetten
korunasınız. [7,171;
23,20; 95,2] {KM, Çıkış 34,27}
Dağı: Yani “Sina dağını”
(Tur-i Sina)
64 –
Bundan sonra yine yüz çevirdiniz. Eğer üzerinizde
Allah’ın lütuf ve merhameti olmasaydı
elbette hüsrana uğrayanlardan olurdunuz.
65 –
İçinizden sebt günü haddi aşanları
elbette bilirsiniz. Biz böyle yapanlara “Aşağılık
maymun olun!” dedik. [7,163-166;
5,60]
66 –
Bunu, hem bu hadiseye şahit olanlara, hem de
sonradan gelecek olan nesillere bir ibret ve
korunacaklara da bir öğüt kıldık.
67 –
Bir vakit de Musa kavmine: “Allah, bir sığır
kesmenizi emrediyor” demiş, onlar da: “Ay! Sen
bizimle alay mı ediyorsun” diye cevap vermişlerdi.
Musa da “Öyle cahillere katılmaktan Allah’a
sığınırım” demişti. {KM,
Sayılar 19,1-3; Tesniye 21,1-3.8}
Surenin adı, bu ayette başlayan
bakara kıssasından alınmıştır.
Bakara, “bakar”ın müennesi veya müfredidir.
Bakar, manda cinsine de şamil olmak üzere sığır
cinsinin genel ismidir. Buna göre bakara: erkek veya dişi
sığır, yani bir inek veya bir öküz, bir
deve veya bir tosun veyahut bir manda olabilir.
68 – Bunun
üzerine Musa’ya: “Peki öyleyse rabbine yalvar da
onun ne olduğunu bize açıklasın”
dediler. Musa: “Rabbim şöyle buyuruyor: O sığır
ne pek geçkin ne de körpe olmayıp orta yaşta
dinç bir inek olacaktır” Haydi size emredilen işi
yapın bakalım” dedi.
69 – Bu
sefer dediler ki: “Rabbine yalvar da onun rengini bize
bildirsin” O da: “Allah diyor ki: “O, bakanların
içini açan parlak sarı bir inek olacaktır”
dedi.
70 –
Onlar yine dediler ki: Bizim adımıza Rabbine
yalvar da onun nasıl olacağını bize
iyice bildirsin.
Zira istenen sığır, bize diğerlerine
benzer geldiğinden tereddütte kaldık. Ama inşaallah
asıl istenen sığırı buluruz.
71 –
Musa: “Rabbim şöyle diyor: O inek, ne toprağı
sürmek için çifte koşulmuş, ne de ekin
sulamada çalıştırılmış
olmayan, salma ve her kusurdan uzak, hiç alacası
bulunmayan bir inek olacaktır.”
Onlar: “İşte şimdi gerçeği tam
anlayacağımız tarzda bildirdin” diyerek
nihayet sığırı kestiler ki az kaldı
yapmayacaklardı.
Tevrat bu olaya değinir (KM, sayılar
19,1-3). Fakat, yahudilerin gereksiz sorularla işi
uzatıp bu görevi savsaklamaya çalıştıklarına
yer vermez.
72 – Hani
siz bir adam öldürmüştünüz de peşinden
katilin kim olduğu hakkında birbirinizle
kavgaya tutuşup suçu üzerinizden atmıştınız.
Halbuki Allah sizin gizlediğinizi meydana çıkaracaktı.
73 –
Bunun üzerine dedik ki: “Kestiğiniz sığırın
bir parçasıyla o maktulün cesedine vurun” (Vurulunca
da o diriliverdi.)
İşte Allah bunu nasıl dirilttiyse ölüleri
de öyle diriltir.
Aklınızı iyice kullanasınız
diye ayetlerini size gösterir. [2,259-260]
Allah Teala inek kesme emri ile onların
içlerine yerleşmiş sığıra
tapma geleneğini kesmek istiyordu. Taptıkları
nesnenin acizliğini gösteriyordu. Ayrıca
onun parçalarından biri ile ölüye vurulmasını
emredip bir ölüyü dirilterek mucize göstermek
istiyordu. Bunun topluca görülmesi için, böyle bir
merasim düzenlendiği anlaşılıyor.
Buna benzer bir kıssa Tevrat’da yer alır. (Tesniye,
21,1-9)
74 –
Sonra bunun arkasından kalpleriniz katılaştı,
artık onlar taş gibi, hatta ondan da katı!
Çünkü öyle taş var ki içinden ırmaklar fışkırır.
Öylesi var ki çatlar da bağrından su kaynar.
Ve öylesi var ki Allah’a olan tazimi sebebiyle yukarıdan
düşüp parçalanır.
Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.
75 – Nasıl
olur onların size güvenmelerini beklersiniz ki
onlardan bir zümre vardı ki Allah’ın kelamını
işitip akılları aldıktan sonra, bile
bile onu tahrif eder, değiştirirlerdi.
[3,78; 4,46; 5,13] {KM, Yeremya, 8,8; 7,22-24}
76 –
Onlar iman edenlerle karşılaştıklarında
“Biz de iman ettik” derler.
Kendi aralarında kaldıklarında ise: “Ne
yapıyorsunuz? derler, Rabbinizin huzurunda
aleyhinize hüccet edinsinler diye mi tutup Allah’ın
size açtığı gerçeği onlara söylüyorsunuz?
Hiç aklınızı kullanmıyor musunuz?”
77 –
Bilmiyorlar mı ki Allah onların gizlediklerini
de bilir, açıkladıklarını da?
78 –
Onların bir kısmı da ümmidir. Kitap
nedir bilmezler.
Bütün bildikleri, kendilerine anlatılan birtakım
kuruntu ve uydurmalardır.
Onlar sadece bir zan içindedirler.
79 –
Elleriyle kitap yazıp, biraz para almak için:
“Bu Allah tarafındandır” diyenlerin vay
haline!
Vay o ellerinin yazdıklarından ötürü onlara!
Vay o kazandıkları vebal yüzünden onlara!
80 –
Bir de derler ki: “Cehennem ateşi, sayılı
birkaç gün dışında bize asla
dokunmayacak”
De ki: “Buna dair Allah’tan garanti mi aldınız?
Aldıysanız ne ala, Allah vadinden asla
caymaz.”
Yoksa kesin bilmediğiniz şeyi mi Allah adına
söylüyorsunuz?
81 – Hayır,
durum hiç de öyle değil.
Günah işleyip de günahın kendisini her
taraftan kuşatıp kapladığı
kimseler var ya!İşte onlar cehennemliktir.
Hem de orada ebedi kalacaklardır.
82 –
İman edip makbul ve güzel işler yapanlar ise,
İşte onlar da cennetliktir.
Hem de orada ebedi kalacaklardır. [4,124]
83 – Bir
vakit İsrailoğullarından söz alıp:
“Allah’dan başkasına ibadet etmeyin.
Anneye babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara güzel
muamele edin,
İnsanlara tatlı söz söyleyin, namazı
hakkıyla eda edin, zekatı verin” demiştik.
Sonra pek azınız hariç sözünüzden döndünüz.
Hala da yüz çevirmektesiniz. [17,23-26;
31,13-15]
84 –
Hani sizden, birbirinizin kanını dökmeyin,
birbirinizi ülkenizden çıkarmayın diye söz
almıştık, siz de bunu kabul etmiştiniz.
Buna
siz de şahitlik edersiniz.
85 –
Ama işte siz birbirinizi öldürüyor, bir kısmınızı
yurdunuzdan çıkarıyor, onlara karşı
günahta ve zulümde birbirinizi destekliyorsunuz.
Bununla
beraber, onlar esir olarak gelirlerse fidyelerini verip
onları kurtarıyorsunuz.
Halbuki
aslında onların çıkarılması
size haram kılınmıştı.
Ne
o, Kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını
red mi ediyorsunuz?
İçinizden
böyle yapanların elde edeceği netice, dünya
hayatında rüsvaylıktan başka bir şey
değildir.
Kıyamet
günü ise en şiddetli azaba itilirler.
Allah
yaptıklarınızdan habersiz değildir.
Hicretten önce Medine’deki Yahudi
kabilelerinden Beni Kurayza Evs, Beni Nadir ise
Hazrec ile anlaşma yapmışlardı.
Bunlar, birbiri ile savaşınca Yahudi müttefikleri
de savaşa katılıyor, Böylece Yahudiler
de birbiri ile savaşıyorlardı. Fakat esir
düşenler arasında Yahudi varsa fidye alarak
serbest bırakıyorlardı. Fidye almaları
ayıplanınca “Cevaz var” demeleri üzerine,
onlar “savaşma” yasağını ne
yapacaksınız?” diye sıkıştırılıp
çelişkileri sergileniyor.
86 –
İşte onlar ahiretlerini harap ederek, ona
mukabil dünya hayatına müşteri olmuşlardır.
Onun için, bunların cezası asla hafifletilmez,
kendilerine yardım da edilmez.
Dünya, edna ism-i tafdilinin
müennesi olup “en yakın” veya “pek alçak”
manasına bir sıfattır. Kur’an’da geçen
el-hayatu’d-dünya
aslında “dünya hayatı” değil, dünya
hayat, yani aşağılık ve alçak hayat
anlamındadır.
Veyahut bugün fiilen içinde bulunulmak
itibariyle “en yakın bulunan hayat” demek olur.
87 –
Biz Musa’ya kitap verdik. Ondan sonra peşpeşe
peygamberler gönderdik. Meryem’in oğlu Îsa’ya
da mucizeler, açık deliller verdik ve onu
Ruhu’l-Kudüs (Cebrail) ile destekledik.
Demek size her ne zaman bir Peygamber gelip de
nefislerinizin hoşlanmadığı bir
şey getirirse kafa tutacak, onların kimine
yalancı deyip kimini öldüreceksiniz ha! [5,44;
2,117; 3,47.59; 19,35]
Hz. Meryem, Kur’an’da adı geçen
tek hanımdır.
Ruh’ul-Kudüs hakkında: 2,253;
5,115; 16, 102. {KM, Mezmurlar 51,13; İşaya
63,10-11}
Îsa: Süryanice İşu’dur.
Nitekim bazı hıristiyanlar Yesu, Frenkler
Jesus derler. Bunun ism-i mensubu (sıfatı)
olan Jezvit (Jesuite) İsevi, diğer bir
tabirle Yesui demek ise de Katolik papazların özel
olarak kurdukları cemiyete has bir isim olmuştur.
Meryem: Süryani dilinde “hizmetkar” demektir. Ruhu’l-kudüs:
Kelime olarak, fevkalade temizlik, nezahet yahut bereket
ruhu veya mukaddes ruh manasına gelir. Ekseri müfessirlerce
Cebrail (a.s.) olarak tefsir edilmektedir.
88 –
“Kalplerimiz perdelidir” dediler. Öyle değil!
Kafirlikleri sebebiyle Allah onlara lanet etti.
Onun için pek az iman ederler. [41,5;
4,155] {KM,
Tekvin 17,7; Levililer 12,4; Tesniye, 30,6; Yeremya
9,26}
Ayette geçen gulf,
ağlef’in çoğuludur. Gulfe
veya gılaf’dan
“kabuklu” yani “sünnetsiz” ya da “kılıflı”
demektir ki burada kelime “kaşarlanmış”
mealindedir. O Yahudiler böyle diyerek Hz. Muhammed (a.s.)
ın davetine karşı kalblerinin kapalı
olduğunu ve bunları dinlemeye, anlamaya yanaşmak
niyetinde olmadıklarını, alay ve küçümseme
ile söylemek ve akıllarınca iftihar etmek
istediler.
“Sünnetsiz kalb” tabirinin “nankör,
inkarcı kalb, Allah’a verdiği ahdi bozan
kalb” manasına Tevrat’da da kullanıldığını
görmekteyiz. Bazı Beni İsrail peygamberleri
Yahudileri “sünnetsiz kalb” taşıdıklarından
ötürü acı bir şekilde kınamışlardır.
(Tesniye 30,6; Yeremya 9,26).
89 –
Onlara, Allah tarafından, ellerindeki Tevrat’ı
tasdik eden bir kitap gönderildiği zaman.
Daha önce kafirlere karşı zafer kazanmak için
“ahir zaman Peygamberi hakkı için” diye dua
ettikleri halde.
Evet o tanıyıp bekledikleri Peygamber
kendilerine gelince, onu inkar ettiler.
O sebeple, Allah’ın laneti de kafirlerin
boynuna olsun.
Yahudilerin kendi kitaplarındaki
bilgilere dayanarak, yakında gelecek bir Peygamber
bekledikleri Medine’de meşhur idi. Şu söz
devamlı ağızlarında idi: “Şu
putperestler biraz daha hükmetsinler bakalım.
Peygamber geldiğinde onların hesabını
göreceğiz.” Fakat o gelince, sırf ırkçılık
sebebiyle ona düşman oldular.
90 –
Ne kötü o, karşılığında
kendilerini sattıkları şey ki,
Allah’ın kullarından dilediği birine
kendi lütfundan vahiy indirmesini kıskanarak,
Allah ne indirdiyse hepsini inkar ettiler de gazap üstüne
gazaba uğradılar!
Kafirler için zelil ve perişan eden bir azap da
vardır.
91 – Onlara:
“Allah’ın indirdiği bu Kur’an’a da
iman edin” denildiği vakit:
“Biz sadece bize indirilene inanırız”
derler.
Kur’an, ellerindeki Tevratı tasdik eden hak
kitap olmasına rağmen,
kendi kitaplarından başkasını inkar
ederler.Onlara de ki: “Size gönderilen Tevrat’a
inanma iddianızda samimi iseniz,
peki ne diye daha önce, Allahın nebilerini öldürüyordunuz?
[61,6]
92 – Musa
size en açık delil ve mucizelerle geldi de, sonra
kalkıp, onun yokluğunda buzağıyı
tanrı edindiniz.
Siz öyle zalimlersiniz işte!
93 –
Bir zaman: “Size verdiğimiz kitaba kuvvetle sarılın
ve onu dinleyin” diye Tur’u (Dağı)
tepenize kaldırıp sizden kesin söz aldık.
Onlar: “Dinledik ve fakat isyan ettik” dediler.
Çünkü kafirlikleri sebebiyle buzağıya
tapma sevgisi iliklerine işlemişti.
De ki: “Eğer mümin iseniz, imanınız
size ne kötü şey emrediyor!”
94 – De
ki: Eğer Allah katında ahiret yurdu (cennet)
bütün insanlar içinde yalnız size ait ise ve bu
iddianızda samimi iseniz haydi ölümü istesenize!
[62,6-8; 19,75; 3,61]
95 –
Fakat elleriyle yaptıkları işler ortada
iken, ölümü asla istemezler.
Allah o zalimleri pek iyi bilir.
96 –
İnsanlar içinde dünya hayatına en hırslı
olanların onlar olduğunu görürsün.
Hatta bu hırsta müşriklerden bile daha
ileridirler.
Onlardan her biri bin yıl yaşamak ister. Fakat
uzun ömür onu cezadan uzaklaştıracak değildir.
Allah, onların bütün yaptıklarını
görür.
“Ahiret sırf bizimdir” demek, öldükten
sonra herkes ya mahvolup yok olacak, sadece biz kalacağız;
ya da herkes cehenneme gidecek, yalnızca biz
cennete gideceğiz ve orada biz mutlu olacağız”
demek olur. Ölümden sonra böyle ebedi bir mutluluğun
yalnız kendilerine ait olduğuna cidden inanmış
olanların, zahmetler, elemler ve kederlerle dolu
olan şu üç - beş günlük dünya hayatına
sımsıkı sarılmalarının hiçbir
anlamı yoktur. Bu düşüncede olanların
bir an önce ölümü temenni etmeleri gerekirken, onlar
asla istemezler. Zira ahiret için hazırladıkları
şeyler zulümler, cürümler, cinayetlerdir. Yani
bunlar zaten sabıkalı kimselerdir. O kirli
ellerin neler yaptığını, ahirete ne
yüzle varacaklarını vicdanları duyar da
dünya cennetinden vazgeçmezler, ölümü isteyemezler.
Allah o zalimleri bilmez mi sanıyorlar ki, ahiret
yurdu bizimdir, diyorlar. Oysa Allah bütün zalimleri
bilir.
Bu ruh hali, kaçınılmaz olarak
iki sebebin birinden ayrı değildir. Ya bunlar:
“Ahiret sırf bizimdir” derken, bunun yalan
olduğunu bilerek söylüyorlar. Böylece ahirete
asla inanmıyorlar demektir. Ya da bunların
maksadı gerçek ahiret olmayıp bekledikleri dünyevi
bir gelecektir. Gerçekten yahudiler son devirlerde ahiret
kavramını tahrif ve tevil ederek şu
ideale sahip olmuşlardır: Kendilerine vaad
edildiğini ileri sürdükleri kutsal topraklarda
devlet kurduktan sonra, bütün dünyayı istila
edecekler, dünyanın tek devleti olacaklardır.
97 – De
ki: “Kim Cebrail’e düşman ise iyi bilsin ki,
bu Kur’an’ı daha önceki kitapları tasdik
etmek, inananlar için bir rehber ve müjde olmak üzere,
Allah’ın izniyle senin kalbine o indirmiştir.
[4,150-151; 19,64; 66,4]
{KM, Daniel 8,16-26; 9,21-27. Luka, 1,26-37}
98 –
Kim Allah’a, meleklerine, resullerine, Cebraile, Mikail’e
düşman ise, iyi bilsin ki Allah da kafirlerin düşmanıdır.
Peygamber Efendimiz (a.s.) Medineye hicret
buyurduklarında Fedek yahudilerinin bilginlerinden
Abdullah ibn Suriya, münazara için bir grupla geldi.
Sorduğu dört müşkil soruya doğru
cevaplar aldıktan sonra; vahiy getiren meleği
sorup “Cebrail” cevabını alınca “O
bizim düşmanımızdır, o savaş
ve şiddet getirir, bizim elçi meleğimiz Mikail’dir
ki o müjde, bereket, ucuzluk getirir. Eğer sana o
gelseydi iman ederdik.” Bu uzun kıssa üzerine bu
ayet nazil olmuştur. Hz. Ömer’le ilgili başka
bir nüzul sebebi daha rivayet edilir.
99 –
Biz sana apaçık ayetler indirdik.
Onları yoldan çıkan sapıklardan başkası
inkar etmez.
100 –
O fasıklar hem bunları reddedecek, hem de ne
zaman bir antlaşma yapsalar, içlerinden bir güruh
onu bozup atıverecek öyle mi?
Hatta sadece az bir güruh da değil, onların
ekserisi ahit tanımaz imansızlardır.
101 –
Onlara, Allah katından, kendilerine verilen Tevrat’ı tasdik
eden bir Peygamber gelince, O Ehl-i kitapdan bir kısmı, güya
gerçeği hiç bilmiyorlarmış gibi, Allah’ın kitabını
arkalarına atarak ondan yüz çevirdiler de [7,157;
2,89-91]
102 – tuttular
Süleyman’ın hükümranlığı hakkında şeytanların
uydurdukları sözlere tabi oldular.
Halbuki Süleyman küfre gitmemişti. Fakat asıl
o şeytanlar küfre gittiler.
Halka sihiri ve Babilde Harut ve Marut adlı iki meleğe
indirilen şeyleri öğretiyorlardı.
Oysa o ikisi: “Biz sırf imtihan için gönderildik,
sakın kafir olma!” demedikçe hiç kimseye sihir öğretmezlerdi.
İşte bunlardan koca ile karısının
arasını açacak şeyler öğreniyorlardı.
Fakat Allah’ın izni olmadıkça onlar bununla
hiç kimseye zarar veremezlerdi.
Onlar kendilerine zarar getirip fayda vermeyen şeyler
öğreniyorlardı.
Büyüye müşteri olan kimsenin ahiretten nasibi olmadığını
pek iyi biliyorlardı.
Karşılığında kendi varlıklarını
sattıkları şey ne kötü! Keşke bunu anlasalardı!
Yahudiler dünya ülkelerine dağılıp
parçalanınca (özellikle Babil esareti sırasında) büyü
kabilinden şeyleri öğrendiler. Bu sihiri de Hz. Süleyman (a.s.)a
bağladılar. Allah’ın kitabından uzaklaştılar.
Kur’an Hz. Süleyman (a.s.)’ın, sadece büyüden değil, Tevrattaki
diğer bazı isnatlardan da beri olduğunu bildirir. Büyüden
başlıca maksatları, karı kocayı ayırmaktı.
Bu da onların ahlakça ne derece düştüklerini gösterir.
103 – Şayet
onlar iman edip sihir gibi haramlardan sakınmış olsalardı,
Allah katından kendilerine verilecek mükafatlar elbette haklarında
daha hayırlı olurdu.
Keşke
bunu bilselerdi!
104 –
Ey iman edenler! (Siz, onların böylesi kötü etkilerine karşı
uyanık olun, mesela) “Raina” demeyin, “unzurna”
deyin ve dinleyip itaat edin.
Kafirler için acı veren bir azap vardır. [4,46]
Bu ayetten itibaren, müminler yahudilerin
kurdukları tuzaklara karşı uyarılıyorlar. Onlar
Hz. Peygamber’e görünüşte saygı gösterseler de, daima onun
bir açığını yakalamak için pusuda bekliyorlardı.
Kaypak, müphem kelimeler kullanıyorlardı. Mesela: Müslümanlar,
Efendimize: “Bizi gözet, himmet et” anlamında raina
derlerdi. Buna benzer raina kelimesi İbranicede hakaret ifade eder.
Bunu fırsat bilerek, ağızlarını eğip bükerek,
bu kelime ile Hz. Peygamber’e hitap ederlerdi. Ayet, onların maskelerini
indiriyor.
105 –
Gerek Ehl-i kitaptan gerek müşriklerden olsun, kafirler,
rabbinizden size herhangi bir hayır indirilmesini
arzu etmezler.
Fakat Allah rahmetini dilediğine seçip ihsan eder.
Allah büyük lütuf sahibidir.
106 –
Biz, daha hayırlısını veya benzerini getirmedikçe,
herhangi bir ayetin hükmünü neshetmez veya ertelemeyiz.
Allah’ın herşeye kadir olduğunu bilmez
misin? [16,
101; 22,52]
Hem nesheden, hem de neshedilen ayetler,
Kur’an metni olma bakımından eşit değerdedirler.
Daha hayırlı olma, o hükmü uygulayanların elde edecekleri
sevap yönündendir.
Nesh: Dilde nakil veya izale anlamındadır. Istılahta:
“Şariin, şer’i bir hükmü, daha sonraki şer’i bir delille
kaldırması” dır. Allah Teala insanlığı
Cahiliye anarşisinden İslama çıkarırken köprü konumundaki
sahabe neslini eğitmede neshi bir metod olarak kullanmıştır.
Geçiş döneminin, muayyen bir vakit için yapılmış
bazı istisnalar ihtiva etmesi kaçınılmazdır. Esasen
nesh, bir yönü ile, vahyin bölüm bölüm indirilmesinin bir tezahürüdür.
Biz insanlara göre değiştirme görünen durum, Allah Teala bakımından
nihai hükmü beyan etmedir. Ancak bize, ilk hükmün sona ereceği
vakit bildirilmediğinden, sınırlı ilmimiz, bu işi
yürürlükten kaldırma sanmaktadır. Allah, mahlukatı yaratmadan
önce nasihi de mensuhu da bilir. Fakat yüce hikmetiyle, mensuh olan
ilk hükmün, muayyen bir vakitte sona erecek bir hikmet ve maslahat (işlev)
ile sınırlı olduğunu da bilmektedir. Neshe bir misal
verelim: Miras paylarındaki nihai hüküm (4,11-12) gelmeden önce,
anne ve baba gibi yakınlara vasiyetle mal bırakma farz kılınmıştı
(2,180). Neshin çok az örneği vardır. İtikadi bir konu
değil, ilmi bir değerlendirmedir.
107 –
Bilmez misin ki göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır.
Sizin O’ndan başka ne bir haminiz, ne de bir yardımcınız
yoktur.
108 –
Yoksa siz daha önce Musa’dan istendiği gibi Resulünüzden de olur
olmaz şeyler istemek, onu sorguya çekmek mi istiyorsunuz?
Kim imana bedel inkarı alırsa, artık doğru
yoldan sapmış olur. [4,153]
109 – Sırf
nefislerinden ileri gelen bir kıskançlık sebebiyle, Ehl-i
kitaptan birçok kimse, gerçek kendilerine ayan beyan belli olduktan
sonra, sizi imanınızdan uzaklaştırıp kafir
haline çevirmek isterler.
Allah bu husustaki emrini bildirinceye kadar affedin ve
hoşgörün.
Şüphesiz Allah her şeye kadirdir. [3,186]
110 –
Namazı hakkıyla eda edin, zekatı verin.
Dünyada hayır olarak ne yapıp gönderirseniz,
mutlaka onun mükafatını ahirette Allah katında bulursunuz.
Zira Allah işlediğiniz her şeyi görmektedir.
111 –
Bir de: “Yahudi veya hıristiyan olanlardan başkası cennete
asla giremez” dediler. Bu onların kendi kuruntuları... Sen
de ki: “İddianızda doğruysaız haydi delilinizi ortaya
koyun.” [5,18]
112 –
Hayır, iş öyle değil! Kim halis olarak kendisini Allah’a
teslim edip güzel davranışlarda bulunursa Rabbinin nezdinde
onun mükafatı olacaktır. Onlar ne korkuya maruz kalacak ve
ne de üzüntü duyacaklardır. [3,20;
4,142]
Cibril hadisi diye meşhur olan ve Cebrail
(a.s.) ın İslamı mükemmel bir özetlemesini ihtiva eden
hadis-i şerife göre İhsan: “Senin Allah’ı görüyormuşcasına
O’na ibadet etmendir. Çünkü sen O’nu göremiyorsan da O seni görüyor”
Burada bu anlamda veya geniş manası ile ihsan (iyilik yapmak,
iyi davranışlarda bulunmak) kasdedilebilir.
113 –
Yahudiler: “Hıristiyanlar hakiki bir din üzere değil.”
Hıristiyanlar ise: “Yahudiler hakiki bir din üzere
değil” dediler.
Halbuki her iki topluluk da Kitabı (Tevrat ve İncil’i)
okumaktalar.
Dini bilmeyenler de onlarınkine benzer sözler söylediler.
Allah, kıyamet günü anlaşamadıkları
hususlarda hükmünü verecektir. [22,17; 34,26;
2,62]
Bilmeyenlerden maksat: Arap müşrikleri,
putperestler, dinsizler olup bunlar da, Yahudiliğe, Hıristiyanlığa,
Semavi dinlere karşı “hiçbir hakikate istinad etmez, aslı
yoktur” dediler.
114 –
Allah’ın mescidlerinde Allah’ın adının anılmasını
engelleyip oraların ıssız ve harap hale gelmesine çalışanlardan
daha zalim kim olabilir?
Bunlar oralara ancak korka korka girebilirler.
Onlar için dünyada zillet, ahirette ise müthiş bir
azap vardır. [9,17-18-28]
115 –
Doğu da Batı da Allah’ındır.
Hangi tarafa dönerseniz, orada Allah’a itaat ve ibadet
ciheti vardır.
Muhakkak ki Allah’ın lütfu ve rahmeti geniştir,
ilmi her şeyi kuşatır.
116 –
Bir de: “Allah evlat edindi” dediler.
Haşa!
O böyle şeylerden münezzehtir.
Bilakis
göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nun mahlukudur.
Hepsi
O’nun emrine boyun eğmektedir. [19,88;
112,1-4; 13,15] {KM, Tekvin 6,2.4; Eyup 1,6; Mezmurlar 2,7. Luka 3,38;
Matta 26,63; 5, 44-45; Luka 6,35}
117 –
O, gökleri ve yeri yoktan varedendir.
Bir
şeyi yaratmak isteyince sadece “ol!” der, oluverir. [36,82;
16,40; 54,50]
118 –
Gerçeği bilmeyenler dediler ki: “Allah bizimle konuşmalı
veya bize mucize gösterilmeli değil miydi?”
Onlardan
öncekiler de buna benzer sözler söylemişlerdi.
Kalbleri
nasıl da birbirine benziyor!
Gerçekleri
iyice bilmek isteyenler için delilleri apaçık gösterdik. [74;52;
6,124; 51,52-53]
119 –
Biz seni sırf Kur’an’la müjdelemen ve uyarman için gerçeğin
ta kendisi olarak gönderdik.
Yoksa
sen cehennemliklerden ötürü sorguya çekilecek değilsin. [3,20; 88,22; 50,45]
Onun hak peygamber olduğunun en bariz delili,
kendi şahsiyetidir. Mekkeliler, hayatı boyunca, onun ahlakını
biliyorlardı. İnsanlara bile hiç yalan söylemeyen bu faziletli
ve dine bağlı insanın, uydurduğu birtakım sözleri
Allah’a mal etmesi aklın alacağı bir şey değildir.
120 –
Ne yahudiler ne de hıristiyanlar, sen onların dinlerine tabi
olmadıkça asla senden razı olmazlar.
Sen de ki: “Allah’ın hidayet yolu olan İslam,
doğru yolun ta kendisidir.
Sana gelen bunca ilimden sonra onların heva ve heveslerine
uyacak olursan,
Allah’a karşı hiçbir koruyucu ve yardımcı
bulamazsın.
121 – Kendilerine
verdiğimiz kitabı, layık olduğu şekilde okuyup
izleyenler var ya! İşte onlardır onu tasdik edenler.
Kim onu inkar ederse, işte onlar hüsrana uğrayacakların
ta kendileridir. [5,66-68; 17,107-108; 28,52-54]
Abdullah İbn Selam (r.a.) gibi, hem
Tevrat’ı hem de Kur’an’ı ve son Peygamberi tasdik eden zevat
buna dahildir. Cafer İbn Ebi Talib (r.a.) beraberinde Habeşistandan,
bir gemi ile gelip Ashab-ı sefine denilen (32’si Habeşistanlı,
8’i Şam rahiplerinden olan) kırk kişi de bu cümledendir.
122 –
Ey İsrail’in evlatları! Size ihsan ettiğim nimetimi.
Ve sizi vaktiyle diğer insanlara üstün kıldığımı
hatırlayın.
123 –
Öyle bir günden sakının ki,
O gün hiçbir kimse bir başkasının yerine
ödeme yapamaz,
Hiçbir kimseden fidye kabul edilmez
Ve kendisine şefaat fayda etmez.
Onlara yardım da edilmez.
124 – Şunu
da hatırda tutun ki: Bir vakit İbrahimi Rabbi birtakım
emirlerle sınamıştı.
O da onları hakkıyla yerine getirdiğinden
Rabbi kendisine: “Seni insanlara başkan (İmam) yapacağım”
dedi.
İbrahim: “Ya Rabbi, neslimden de başkanlar çıkar”
deyince, Allah: “Zalimler ahdime (nübüvvete) nail olamazlar” buyurdu.
[6,161; 16,120-123; 3,67-68; 37,113; 14,40;
22,78] {KM, Tekvin 12,1;
17,11; 22,1-10; Matta 3,9; Luka 1,73}
125 –
Biz Beytullah’ı insanlara sevap kazanmaları için toplantı
ve güven yeri kıldık.
Siz de Makam-ı İbrahim’i namazgah edininiz.
İbrahim ile İsmail’e de: “Tavaf edenler, itikafa girenler,
rüku ve secde edenler için bu Evimi tertemiz bulundurun” diye emretmiştik.
[14,35-41; 9,109; 22,26-29; 2,187, 3,97]
{KM, Tekvin 17,2.23}
İtikaf: Cemaatle namaz kılınan bir Mescitte ibadet niyeti ile
belirli bir zaman kalmak demektir.
126 –
Ve o vakit İbrahim: “Ya Rabbi, burayı güvenli bir şehir
yap.
Buranın halkından “Allah’a ve ahiret gününe
iman edenleri çeşit çeşit mahsullerle rızıklandır.”
dedi.
Bunun üzerine buyurdu ki: “Onlardan inkar edeni dahi rızıklandırıp
az bir zaman hayattan nasip aldırır, sonra da onları
cehennem azabına sürerim.
Orası varılacak yer olarak ne fena bir yerdir!”
[14,35; 27,91; 28,57; 29,67;
95,3]
127 –
İbrahim ile İsmail Beytullah’ın temellerini yükseltirken
şöyle dua ediyorlardı.
“Ey bizim Kerim Rabbimiz! Yaptığımız
bu işi kabul buyur bizden!
Hakkıyla işiten ve bilen ancak Sen’sin.”
128 – Ey
bizim Yüce Rabbimiz! Bizi, yalnız Sana boyun eğen müslüman
kıl.
Soyumuzdan da yalnız Sana teslimiyet gösteren bir
müslüman ümmet yetiştir.
Ve bizlere ibadetimizin yollarını göster, tevbelerimizi
kabul buyur.
Muhakkak ki tevbeleri en güzel şekilde kabul eden,
çok merhametli olan ancak Sensin!” [14,
40; 25,74]
129 – Ey
bizim Rabbimiz! Onların içinden öyle bir resul gönder ki;
Kendilerine Senin ayetlerini okusun, onlara Kitabı
ve hikmeti öğretsin
Ve onları tertemiz kılsın.
Muhakkak ki aziz sensin, hakim sensin! (Üstün kudret,
tam hüküm ve hikmet sahibisin!)
Hz. İbrahim (a.s.)’a bu duayı
yaptıran Cenab-ı Allah, Hz. Muhammed (a.s.)’ı yaratıp
Peygamber yapmakla onu kabul etmiştir. Vermek isteyince, istemeyi
ilham etmiştir.
130 –
Kendini bilmeyen ahmaktan başka kim İbrahim’in dininden yüz
çevirir ki?
Biz onu dünyada nübüvvetle müşerref kılıp
seçtik. O ahirette de salihlerden olacaktır.
131 –
Rabbi ona: “Kendini canı gönülden Hakka teslim et!” deyince o derhal:
“Teslim oldum, alemlerin Rabbine” demişti. [6,79;
16,120-122; 11,7]
132 –
Bu dini İbrahim kendi evlatlarına vasiyet ettiği gibi
Yakub da böyle yaptı ve: “Evlatlarım! dedi, Allah sizin için
bu dini seçti.
Sakın müslümanlıktan başka bir din üzere
ölmeyin.” [21,72; 3,33-34]
İsrailoğulları Hz. Yakub
(a.s.)’ın neslinden geldiklerinden, özellikle onun adı zikrediliyor.
Tevrat’ta Hz. Yakub’un vefatı anlatılırken onun bu son
isteği yer almaz. Fakat Talmud ayrıntılı bir şekilde
anlatır. (Mevdudi, Tefhim)
133 –
Ne o, yoksa siz ölüm Yakub’a gelip çattığında, o evlatlarına:
“Benim ölümümden sonra kime ibadet edeceksiniz?” dediğinde siz
orada mı bulunuyordunuz?
Onlar cevaben şöyle demişlerdi: “Senin İlahına,
senin ataların İbrahim, İsmail ve İshakın İlahı
olan Tek İlaha kulluk ederiz
Ve biz ancak O’na teslim olan müslümanlarız.”
{KM, Tekvin 49,1; 48,15}
134 –
İşte onlar bir ümmetti, geldi geçti...
Onların kazandığı kendilerine, sizin
kazandığınız da sizedir.
Siz onların işlediklerinden sorguya çekilmezsiniz.
135 –
Bir de: “Yahudi veya hıristiyan olun ki doğru yolu bulasınız”
dediler.
De ki: “Biz bütün batıl dinlerden uzaklaşmış
olarak İbrahim’in dinine tabi oluruz.
O hiçbir zaman müşriklerden olmadı.”
136 –
Deyiniz ki: “Biz Allah’a, bize indirilen Kur’an’a,
Keza İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a
ve onun torunlarına indirilene
Ve yine Musaya,
Îsa’ya,
Hülasa bütün peygamberlere Rab’leri tarafından verilen
kitaplara iman ettik.
Onlar arasında asla bir ayrım yapmayız.
Biz yalnız O’na teslim olan müslümanlarız.”
[4,150; 2,285] {KM, Tekvin 56 ve 59. bölümler;
Yuşa 3,12}
137 –
Eğer onlar da sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse doğru
yolu bulmuş olurlar.
Yok yüzçevirirlerse, mutlaka size karşı bir
ayrılık ve düşmanlık içindedirler.
Bu takdirde ise onların hakkından gelmek için
Allah sana yeter. O hakkıyla işitir ve bilir.
138 –
Siz Allah’ın verdiği rengi alınız.
Allah’ın boyasından daha güzel boyası olan
kimdir?
“Biz ancak O’na ibadet ederiz” deyiniz.
139 –
Allah hem bizim Rabbimiz, hem de sizin Rabbiniz olduğu halde,
Siz bizimle Allah hakkında mı münakaşa
ediyorsunuz?
Bizim yaptıklarımızın karşılığı
bize, sizin yaptıklarınızınki ise size ait.
Biz tam bir samimiyetle yalnız O’na bağlıyız.
[10,41; 3,20; 3,67-68]
140 –
Yoksa Siz İbrahim, İsmail, İshak ve Yakub’un ve onun
evlatlarının yahudi veya hıristiyan olduklarını
mı söylüyorsunuz?
De ki: Siz mi daha iyi bileceksiniz yoksa Allah mı?
Allah’ın, Kitabı vasıtasıyla kendisine
ulaştırdığı hakikati saklayandan daha zalim
kim olabilir?
Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.
[3,67]
Yahudilik özel ayinleri ve düzenlemeleri
ile M.Ö. dördüncü asırda şekillenmiştir. Hıristiyanlık
Hz. Îsa’nın dünyadan ayrılıp göğe yükseltilmesinden
çok sonra şekillenmiştir. Dolayısıyla bu tarihlerden
önce yaşamış olan peygamberlerin, tarihi olarak bu dinlere
mensup olmaları mümkün değildir. Hal böyle olunca Kur’an,
Allah nezdinde makbul olmak için, Allah’ın bütün peygamberleri
tarafından bildirilen ve bütün çağlarda yaşayan iyi insanların
uyduğu evrensel yolu kabul etmelerinin gerekli olduğunu vurguluyor.
141 –
İşte onlar bir ümmetti geldi geçti...
Onların kazandığı kendilerine, sizin
kazandığınız da sizedir.
Siz onların işlediklerinden sorguya çekilmezsiniz.
142 –
Akılsız insanlar: “Bu müslümanları daha önce yöneldikleri
kıbleden çeviren sebep nedir?” diyecekler.
De ki: “Doğu da Batı da Allah’ındır.
O dilediği kimseyi doğru yola yöneltir.
{KM, Tekvin 2,8; Çıkış 26,22; Hezekiel 47,1. Luka 1,78}
Hicretten on yedi ay kadar sonra kıble,
Kudüs’teki Mescid-i Aksa’dan Mekke’deki Kabe’ye çevirildi. Vahiy, Hz.
Peygamber öğle namazında iken geldi. İlk iki rekatı
Kudüs’e, son iki rekatı da namaz esnasında dönerek Mekke’ye
doğru kıldırdı. Kıbleteyn
(iki kıbleli) Mescidi, günümüzde Medine’de mevcuttur. Ayetin son
kısmı, kıble yönünün, Allah’ın sadece o tarafta
olduğu manasına gelmediğini kesin bir tarzda belirtmektedir.
143 –
Ve işte böylece Biz sizi örnek bir ümmet kıldık ki insanlar
nezdinde Hakk’ın şahitleri olasınız ve Peygamber
de sizin hakkınızda şahit olsun.
Senin arzulayıp da şu anda yöneldiğin Kabeyi
kıble yapmamızın sebebi, sırf Peygamberin izinden
gidenlerle ondan ayrılıp gerisin geriye dönecekleri meydana
çıkarmaktır.
Gerçi bu oldukça ağır bir iştir. Ancak
Allah’ın doğru yola erdirdiği kimseler için mesele teşkil
etmez.
Allah imanınızı zayi edecek değildir.
Çünkü Allah insanlara karşı pek şefkatlidir,
çok merhametlidir. [17,82; 41,44; 4,115]
Müslümanlar, Allah’ın hidayetine tabi
olarak örnek ümmet haline geldiler. Kıblenin değiştirilmesi,
önderliğin İsrailoğullarından alınıp İslam’a
verilmesini simgeliyordu. Allah Teala ahirette peygamberlerin hakkı
tebliğ ettiklerini belgelemelerini isteyeceği gibi, ümmetten
de peygamberlerinden aldıklarını değiştirmeden
tebliğ edip etmediklerinin hesabını soracaktır.
Bir hadiste Hz. Peygamber (a.s.) şöyle
buyurmuştur: “Siz Allah’ın yeryüzündeki şahitlerisiniz,
neye şahitlik ederseniz gerekli olur.” Müminler, Allah’ı görüyorcasına
yaşamak, hal ve davranışları ile insanlara Allah’ı
tanıtma görevindedirler. Öyle ki, onları gören, Allah’ı
hatırlamalıdır.
“Ümmetim dalalet üzerinde ittifak etmez”
hadisi icma delilinin esas
kaynağıdır.
144 –
Elbette ilahi buyruğu bekleyerek yüzünün semada aranıp durduğunu
görüyoruz.
Artık müsterih ol, işte memnun olacağın
kıbleye seni yöneltiyoruz.
Haydi çevir yüzünü Mescid-i Haram’a doğru!
Siz de ey müminler, nerede olursanız olunuz çevirin
yüzünüzü oraya doğru!
Kendilerine kitap verilmiş olanlar, kıbleyi
çevirmenin gerçekten Rab’leri tarafından olduğunu bilirler.
Allah onların yaptıklarından habersiz değildir.
{KM,
Yuhanna 4,21}
145 –
Kendilerine kitap verilmiş olanlara her türlü delili de getirsen
onlar senin kıblene yönelmezler.
Sen de onların kıblesine dönecek değilsin.
Zaten onların da bazısı bazısının
kıblesine yönelmez ki!...
Faraza, sana gelen bunca ilimden sonra onların keyiflerine
uyacak olursan,
Bilmiş ol ki, o takdirde sen de zalimlerden olursun.
[10,96-97]
146 –
Kendilerine kitap vermiş olduğumuz kimseler, onu (Muhammed’i)
tıpkı evlatlarını tanıdıkları gibi
tanırlar.
Böyle iken, onlardan bir kısmı, bile bile gerçeği
gizler.
147 –
Hak ve gerçek olan, Rabbinden gelendir, bunda hiç tereddüdün olmasın.
Resulullaha hitaben “Hiç tereddüdün olmasın”
hitabı tehyic kabilindendir.
Yoksa, bundan, onun tereddüt ettiği manasının çıkarılması
doğru değildir. İnsanın bir arkadaşına
te’kid gayesiyle, o hiç endişe ve merak etmese de:” Hiç endişen
olmasın, hiç merak etme, ben hallederim, o iş tamamdır!”
kabilinden söz söylemesi, belagat bakımından yerinde bir iştir.
148 –
Herkesin yöneldiği bir cihet vardır,
Haydin öyleyse hep hayırlara koşun, yarışın.
Nerede olursanız olunuz, Allah hepinizi bir araya
getirir.
Şüphesiz ki Allah her şeye kadirdir.
Bu ayet-i kerime Kur’an’ın müslümanların
şahsiyetlerini nasıl geliştirdiğini, esasta birleşme
ve fazilette yarışma kaydı ile, her bir ferdin değişik
bir görüş ortaya koyabileceğini, bunun müminlerin birliğini
ve uyumunu bozma yerine daha da güçlendirmesi gerektiğini ifade
etmektedir. Vallahu A’lem.
149 –
Her nereden yola çıkarsan çık,
Sen yüzünü Mescid-i Haram tarafına döndür.
Şüphesiz ki böyle yapmak, Rabbin tarafından
gelen gerçektir.
Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.
150 –
Her nereden yola çıkarsan çık, sen yüzünü Mescid-i Haram tarafına
çevir.
Ve siz de ey müminler! Her nerede olursanız yüzünüzü
oraya doğru çevirin ki
Halk aleyhinizde kullanacak bir delil bulamasın.
Yalnız onlardan haksızlık edenler başka!
Siz de onlardan değil, Ben’den çekinin ve o tarafa
yönelin ki
Size olan nimetlerimi tamamlayayım
Ve böylece siz de doğru yolu tutmuş olasınız.
151 –
Nitekim, size ayetlerimizi okuması,
Sizi tertemiz hale getirmesi, size Kitap ve hikmeti
Ve bilmediğiniz nice şeyleri öğretmesi
için sizden birini elçi gönderdik. [3,164;
14,28-29; 62,2]
152 –
Öyleyse siz Beni zikredin ki Ben de sizi anayım.
Şükredin Bana, sakın nankörlük etmeyin.
153 –
Ey iman edenler! Sabır göstererek ve namazı vesile kılarak
Allah’tan yardım dileyin.
Muhakkak ki Allah sabredenlerle bareberdir.
“Namaz müminin miracıdır.” Ruhun
huzuru, bedenin temizliği ve intizama girmesi, ruhi ve bedeni her
vazifenin, dünya ve ahiretle ilgili her türlü mükemmelliği, gerek
ferdi gerek toplumsal özellikleri ihtiva eden namaz ile sağlanır.
Hz. Peygamberin tavsifi ile “Dinin direği” olan namaz, imanı
besler, kulu Rabbine bağlar. Sonsuz elemleri ve emelleri olan aciz
insanı, her şeye kadir olan Rabbinin dergahına ulaştırır.
154 –
Allah yolunda öldürülenler hakkında “ölü” demeyin.
Bilakis, onlar diridirler, fakat siz bunun farkında
değilsiniz.
155 –
Biz mutlaka sizi biraz korku ile, biraz açlık ile, yahut mala,
cana veya ürünlere gelecek noksanlıkla deneriz.
Sen sabredenleri müjdele!
156 –
Sabırlılar o kimselerdir ki başlarına musibet geldiğinde,
“Biz Allah’a aidiz ve vakti geldiğinde elbette O’na
döneceğiz” derler.
Böyle demeye, bu ayetten alınan bir
kelime ile istirca’ denir.
Bu ayet, İslam ümmetine Allah’ın büyük lütuflarındandır.
Özellikle musibet ve sıkıntı hallerinde “Biz Allah’a
aidiz” diyerek mümin malını, canını, her şeyini
Allah’a teslim etmekte, bütün kainatın O’nun yaratıkları
olduklarını, O’nun kendi mülkünde dilediği işi yapmasının
yerinde olduğunu hatırlar. Kendisini o muazzam kuvvet kaynağına
bağlayarak, kazandığı güçle musibetlerin üstesinden
gelir.
157 –
İşte Rab’leri tarafından bol mağfiret ve rahmete
mazhar olanlar onlardır.
Hidayete erenler de ancak onlardır.
158 – Safa
ile Merve Allah’ın belirlediği nişanelerdendir.
Kim hac veya umre niyetiyle Kabe’yi ziyaret ederse oraları
tavaf etmesinde bir beis yoktur.
Her kim de, farz olmadığı halde gönlünden
koparak bir hayır işlerse, mükafatını görür.
Zira Allah şükrün karşılığını
verir. O, az amele çok mükafat veren ve her şeyi bilendir.
[4,40]
Müşrikler de Safa ile Merve arasında
sa’y ederlerdi. Müşriklerin bunu yapmaları, bu iki tepeyi
Allah’ın şeairi olmaktan çıkarmaz.
159 –
İnsanlar için biz kitapta açıkladıktan sonra, indirmiş
olduğumuz aşikar delilleri ve hidayeti gizleyenler var ya!
İşte onlara Allah lanet ettiği gibi,
Lanet edebilecek herkes de lanet eder.
160 –
Ancak onlardan tevbe edip hallerini düzelten ve gerçekleri açıklayanlara
gelince: Ben onların tevbelerini kabul ederim.
Zira tevbeleri kabul eden, çok merhametli olan Ben’im.
161 –
İnkar edenler ve inkarcı olarak da ölenler var ya!
İşte Allah’ın, meleklerinin ve bütün insanların
laneti hep onların üstünedir.
162 – Onlar
bu lanet içinde ebedi olarak kalırlar.
Onların azapları hafifletilmeyeceği gibi,
Kendilerine yeni bir mühlet de verilmez.
163 –
Hepinizin İlahı tek İlahtır.
Ondan başka tanrı yoktur. O, rahmandır,
rahimdir. {KM, Tesniye 4,35; İşaya
43,10-11}
164 –
Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün
sürelerinin değişmesinde, insanlara fayda sağlamak üzere
denizlerde gemilerin süzülüşünde, Allah’ın gökten indirip
kendisiyle ölmüş yeri canlandırdığı yağmurda,
Ve yeryüzünde hayat verip yaydığı canlılarda,
rüzgarların yönlerini değiştirip durmasında, gökle
yer arasında emre hazır bulutların duruşunda,
Elbette aklını çalıştıran kimseler
için Allah’ın varlığına ve birliğine nice deliller
vardır.
Müşrikler Hz. Musa ve Hz. Îsa (a.s.)’a
verilen mucizeleri öğrenip o kabilden olarak Safa tepesinin altın
olmasını mucize olarak istediler. Allah Teala: “İstersen
yaparım, fakat iman etmezlerse, hiç görülmedik şekilde azap
gönderirim” deyince Efendimiz: “O halde benimle halkımı başbaşa
bırak, onları yavaş yavaş dine davet edeyim” demesi
üzerine bu ayet indirildi. Demek ki bu ayette bildirilen gerçekler Safa
tepesinin altın olması gibi harikalardan daha önemlidir. Bu,
Kur’anın din konusunda insan fikrini ne güzel eğittiğini
göstermeye kafidir.
165 –
Öyle insanlar vardır ki Allah’tan başkasını Allah’a
denk tutar, tıpkı Allah’ı severcesine onları severler.
Müminlerin Allah’a olan sevgileri ise her şeyden
daha ileri ve daha kuvvetlidir.
O, böyle yaparak kendilerine zulmedenler, azabı gördükleri
zaman anlayacakları gibi, bütün kuvvet ve kudretin yalnız
Allah’a ait olup, Allah’ın azabının pek şiddetli
olduğunu, keşke şimdiden bilselerdi! [89,25,26;
6,165]
Bu ayet, uluhiyyetin en önemli hususiyetlerinden
birinin muhabbet yani sevilmek olduğunu gösterir. Bundan dolayıdır
ki Kur’an ıstılahında insan, daha çok “kul” vasfıyla
anılır. Kulluk, kendisine kul olunan varlığa karşı
beslenen sevginin en ileri derecesini ifade eder. Bu ayet gösteriyor
ki, Allah’tan başka her hangi bir şeyi veya kimseyi Allah’ı
severcesine seven kimse, Allah’tan başka nid
(yani O’na denk tutmuş), sayılmaktadır. Bu, sevgide ortak
yapmaktır, yoksa yaratma ve Rab olma vasfında denk saymak
değildir. el-Vedud Allah’ın güzel isimlerinden olup “Yaratıklarını
çok seven ve onlar tarafından çok sevilen” demektir.
166 –
İşte önderler kendilerini izleyenlerden uzak durdular,
Azabı gördüler ve aralarındaki her türlü bağ
kesildi.
167 – Bunun
üzerine o tabi olanlar şöyle dediler:
“Ah ne olurdu, elimize bir fırsat geçse de onların
bizden uzak durdukları gibi,
Biz de onları bir reddetseydik!
İşte Allah Teala onlara, bütün yaptıklarını,
en şiddetli pişmanlıklar halinde gösterecektir.
Onların o ateşten çıkacakları da yoktur.
[25,23; 14,18; 24,39; 23,99; 26,102; 32,12;
39, 58; 42,44]
168 –
Ey insanlar! Yeryüzünde olan bütün nimetlerimden helal hoş olmak
şartı ile yeyiniz;
Fakat şeytanın peşinden gitmeyiniz.
Çünkü o sizin besbelli düşmanınızdır.
169 –
O sizi hep çirkin işler ve hayasızlık yapmaya
Bir de Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri
iddia etmeye teşvik eder.
170 –
Onlara: “Gelin Allah’ın indirdiği buyruklara tabi olun!” denildiğinde:
“Hayır, biz babalarımızı ne durumda
bulduysak ona uyarız” derler.
Babaları bir şeye akıl erdirememiş
ve doğruyu bulamamış olsalar da mı onlara uyacaklar?
171 –
İnkarcıları hakka çağıranın durumu, tıpkı
bağırıp çağırmadan başka bir şey
işitmeyen hayvanlara haykıran kimsenin durumu gibidir.
Sağır, dilsiz ve kördür onlar. Bundan ötürü
akıllarını kullanıp gerçeği anlayamazlar.
172 –
Ey iman edenler! Size kısmet ettiğimiz rızıkların
temiz ve helalinden yeyiniz.
Eğer yalnız Allah’a ibadet ediyorsanız,
O’na şükrediniz.
173 –
O size leşi, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası
adına kesilen hayvanın etini haram kıldı.
Kim mecbur kalırsa başkasının hakkına
tecavüz etmemek ve zaruret miktarını geçmemek şartıyla
bunlardan yemesinde günah yoktur. Allah gafurdur, rahim’dir: (Günahları
çok çok affeder, merhameti ve ihsanı boldur).
[5,3; 6,145; 16,115] {KM, Resullerin işleri 15,19-20}
174 – Allah’ın
indirdiği kitaptan bir şey gizleyip onu birkaç paraya satanlar
var ya!
İşte onlar karınlarına ateşten
başka bir şey doldurmazlar. Kıyamet günü Allah onlarla
konuşmaz ve onları temize çıkarmaz.
Onlara son derece acı bir azap vardır.
175 –
İşte onlar hidayeti bırakıp dalaleti, mağfireti
bırakıp azabı satın almışlardır.
Bunlar ateşe karşı ne kadar da dayanıklı
imişler!
176 –
Böyle olacaktır: Çünkü Allah kitabı gerçek bir gaye ile hak
olarak indirmiştir.
Ve kitap hakkında ihtilafa dalanlar haktan pek uzağa
düşmüşlerdir.
Bi’l-hakki: Hakkıyla, hak ile, hak olarak demektir. Burada ba’
edatı konusunda: mülabese,
musahebe veya sebebiyye
olmak üzere birkaç ihtimal vardır. Mülabese olursa: hakka mülabis,
yani “haklı olarak”, “hak olarak iniş” veya “kitabın
tam hakkı verilerek” demek olur. Sebebiye olursa: “bu hak sebebiyle,
hakkı açıklamak için veya hak hikmeti ile” demek olur ki,
yerine göre bu manalardan biri tercih olunur.
177 – Takva,
yüzlerinizi doğuya ya da batıya doğru çevirme değildir.
Lakin takva Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara,
peygamberlere iman eden,
Sevdiği malını Allah’ı hoşnud
etmek için
Yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalan gariplere,
isteyenlere ve boyunduruk altında bulunup hürriyetine kavuşmak
isteyen köle ve esirlere veren,
Namazı hakkıyla ifa edip zekatı veren,
Sözleştiği zaman sözlerinde duran,
Hele hele sıkıntı ve hastalık hallerinde,
Savaşın şiddetleri esnasında sabreden
kimselerin davranışlarıdır.
İşte onlardır imanlarında samimi olanlar
Ve işte onlardır her türlü fenalıktan korunan
takvalılar! [2,285; 4,136; 22,37; 76,8-9;
3,92; 41,7; 13,20]
Bu bir tek ayet İslamın başlıca
inanç (akaid), ibadet ve ahlak esaslarını toplamaktadır.
Buna işaret olarak Hz. Peygamber (a.s.m): “Kim bu ayete göre hareket
ederse imanını kemale erdirmiş olur” buyurmuştur.
178 –
Ey iman edenler! Öldürülen kimseler hakkında size kısas farz
kılındı.
Hür hür ile, köle köle ile, dişi dişi ile kısas
olunur.
Ama kim, maktulün velisi tarafından affedilirse kısas
düşer.
Bundan sonra, diyeti ona güzel bir şekilde ve tam
olarak ödemek gerekir.
Bu esneklik Rabbiniz tarafından bir kolaylık
ve lütuftur.
Artık kim bundan sonra karşıdakinin hakkına
tecavüz ederse,
Ona son derece acı bir azap vardır.
{KM, Levililer 24,19-21; I Samuel 15,33. Matta 5,38-39}
179 –
Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır.
Böylece korunmayı umabilirsiniz.
Kısas hayat hakkının ve canı
korumanın gereğidir. Gerçi kısasın kendisi, cezayı
hakketmiş bir hayatı yok etmedir, ama aynı zamanda haksız
yere hayatı yok etmeye karşı, hayatın en büyük müeyyidesidir.
Kısas gibi caydırıcı bir hüküm, toplum ve kişi
hayatının garantisidir. Böylece dünya hayatınızı
olduğu gibi ahiret hayatınızı da korursunuz.
180 –
Sizden öleceğini anlayan biriniz, geriye mal bırakacaksa;
Anası, babası ve akrabaları için, münasip
bir tarzda vasiyet etmesi size farz kılındı.
Bu, haksızlık yapmaktan korunan takvalılar
üzerine borçtur. [2,240; 4,7-13.176]
Bu farz, 4,11-12 de miras paylarını
kesin olarak bildiren hükümle neshedilmiştir.
181 –
Kim bu vasiyeti işittikten sonra değiştirirse, artık
vebali değiştirenlerin boynunadır.
Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla işitir
ve bilir.
182 –
Vasiyet edenin hataya düşüp haksızlığa kaymasından
Veya günaha girmesinden endişe edip ilgililerin arasını
bulan kimse, hiçbir vebale girmez. Allah çok affedicidir, merhamet ve
ihsanı boldur.
183 –
Ey iman edenler! Sizden öncekilere farz kılındığı
gibi oruç tutmak size de farz kılındı.
Böylece umulur ki fenalıklardan korunursunuz.
Orucun sayısız hikmetleri vardır:
Allah’ın, kainatın Rabbi olduğu gerçeğinin daha
geniş çapta anlaşılmasını sağlar. İnsanın
ruhunu kötü etkilerden, hırslardan korur. Bedenine iyi bir perhiz
olarak zararlı maddeleri atmasına vesile olur. İnsanlara
açların ve fakirlerin sıkıntılarını tattırarak
toplumdaki dengesizlikleri gidermeye katkıda bulunur, Haramlardan
uzaklaşmaya vesile olarak, kişinin ebedi hayatını
korur. Hülasa bütün bu gayeleri Kur’an, korunma (ittika) kelimesiyle
özetlemiş olmaktadır.
184 –
Oruç sayılı günlerdedir.
Sizden her kim o günlerde hasta veya yolcu olursa, tutamadığı
günler sayısınca başka günlerde oruç tutar.
Oruç tutamayanlara fidye gerekir.
Fidye bir fakiri doyuracak miktardır.
Her kim de, kendi hayrına olarak fidye miktarını
artırırsa bu, kendisi hakkında elbette daha hayırlıdır.
Bununla beraber, eğer işin gerçeğini bilirseniz,
oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.
185 –
O sayılı günler, ramazan ayıdır.
O ramazan ayı ki insanlığa bir rehber olan,
onları doğru yola götüren
Ve hakkı batıldan ayıran en açık ve
parlak delilleri ihtiva eden Kur’an o ayda indirildi.
Artık sizden kim Ramazan ayının hilalini
görürse, o gün oruç tutsun.
Hasta veya yolcu olan, tutamadığı günler
sayısınca, başka günlerde oruç tutar.
Allah sizin hakkınızda kolaylık ister,
zorluk istemez.
Oruç günlerini tamamlamanızı, size doğru
yolu gösterdiğinden ötürü Allah’ı tazim etmenizi ister.
Şükredesiniz diye bu kolaylığı gösterir.
[2,200; 62,11] {KM, Tesniye 9,9.18; I Krallar
19, 8.Matta 4,2}
186 –
Kullarım Beni senden soracak olurlarsa, bilsinler ki Ben pek yakınım.
Bana dua edenin duasına icabet ederim.
Öyleyse onlar da davetime icabet ve Bana hakkıyle
inanıp tasdik etsinler ki doğru yolda yürüyerek selamete ersinler.
187 –
(Ey kocalar), oruç tuttuğunuz günlerin gecelerinde, eşlerinize
yaklaşmak size helal kılındı.
Eşleriniz sizin elbiseleriniz, siz de eşlerinizin
elbiselerisiniz.
Allah nefsinize güvenemeyeceğinizi bildiği için
yüzünüze bakıp, size bu lütufta bulundu.
Artık bundan böyle onlara yaklaşıp Allah’ın
sizin için takdir buyurduğu neslin arayışı içinde
olun.
Şafak vakti, günün ağarması gecenin karanlığından
farkedilinceye kadar yeyin için.
Sonra gece girinceye kadar orucu tamamlayın.
Mescidlerde itikafta bulunduğunuz sırada eşlerinize
yaklaşmayın.
Bunlar Allah’ın yasak sınırlarıdır,
sakın o hudutlara yaklaşmayın.
İşte böylece Allah insanlara, zararlardan sakınıp
korunmaları için ayetlerini iyice açıklar.
188 –
Bir de, birbirinizin mallarını haksız yollarla yemeyin.
Halkın mallarından bir kısmını,
bile bile haksız yere yemek için, mal davasıyla rüşvetlerle
hakimlere koşmayın.
189 –
Sana hilalleri sorarlar. De ki: Onlar insanlar için; özellikle hac için
vakit ölçüleridir.
Evlere arka taraftan girmeniz fazilet değildir.
Asıl fazilet, haramlardan sakınan insanın
gösterdiği fazilettir.
Öyleyse evlere kapılardan girin.
Allah’a karşı gelmekten sakının ki
umduğunuza kavuşasınız.
[6,96; 10,5; 17,12]
190 – Sizinle
savaşanlarla siz de Allah yolunda savaşın.
Fakat haksız yere saldırmayın.
Muhakkak ki Allah haddi aşanları sevmez. [9,36]
191 – Onları
nerede yakalarsanız öldürün.
Sizi çıkardıkları yerden siz de onları
çıkarın.
Dinden döndürmek için işkence yapmak, adam öldürmekten
beterdir.
Yalnız, onlar, Mescid-i Haram’ın yanında
sizinle savaşmadıkça, siz de onlarla orada savaşmayın,
Fakat sizi öldürmeye kalkışırlarsa siz
de onlarla savaşın.
İşte kafirlerin cezası böyledir. [48,24]
Fitne: Dilde, yabancı maddelerden arıtmak için altını
ateşe sokmaktır. Sınama, imtihan etme, işkence,
ayrıca musibet, bela, günah, fesat manalarına gelebilir. Şirki
ve dinsizliği yaymak, dinden döndürmek, Allah’ın haramlarını
çiğnemek, asayişi bozmak, vatandan çıkarmak birer fitnedir.
Bu ayette: hak dinden döndürmek için işkence etmek manasınadır.
Mekke müşrikleri, ashabdan bazılarına
hürmetli aylarda işkence etmişler, onlar da dayanıp şehid
olmuşlardı. Bu ayet, böyle bir işkencenin, hürmetli aylara
riayet edip etmemeden daha mühim olduğu gerekçesiyle, işkenceyi
durdurmak için savaş ilanına cevaz vermiştir. Nüzul sebebi
özel ise de, söz fitnenin mahiyetinin, öldürmenin mahiyeti ile karşılaştırılmasını
ifade ettiğinden, hüküm geneldir.
192 –
Şayet onlar vazgeçerlerse siz de vazgeçin. Zira Allah çok affedicidir,
merhamet ve ihsanı boldur.
193 –
Bu işkence ortadan kalkıp din ve itaat yalnız Allah’a
mahsus oluncaya kadar onlarla savaşın.
Eğer inkardan ve tecavüzden vazgeçerlerse, bilin
ki zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur. [16,126;
42,40]
194 –
Hürmetli ay, hürmetli aya bedeldir.
Hürmetler karşılıklıdır. O halde
kim size saldırırsa siz de aynısıyla karşılık
verin.
Allah’a karşı gelmekten sakının ve
bilin ki Allah bu sakınanlarla beraberdir.
195 –
Allah yolunda malınızı harcayın da, kendi ellerinizle
kendinizi tehlikeye atmayın ve hep güzel davranın.
Çünkü Allah güzel hareket edenleri sever.
196 –
Haccı da, umreyi de Allah rızası için tamamlayın.
Eğer engellenecek olursanız, o durumda kolayınıza
gelen bir kurban gönderin.
Kurbanlık, yerine varıncaya kadar başınızı
tıraş etmeyin.
Aranızda hasta, yahut başından rahatsız
olan varsa, ona fidye olarak; oruç tutmak, sadaka vermek, yahut kurban
kesmek gerekir.
Hastalık veya yol emniyeti olmaması gibi sebeplerle
haccınızın engellenmesinden emin olduğunuz zaman
ise,
Her kim hacca kadar umre yaparak sevap kazanmak isterse,
onun da kolayına gelen bir kurban kesmesi gerekir.
Kurbanlık temin edemeyen kimse, üç gün hacda yedi
gün de döndüğünüz zaman memleketinde olmak üzere tam on gün oruç
tutar.
Bunlar, ailesi Mescid-i Haram’da oturmayanlar içindir.
Allah’a karşı gelmekten sakının ve
Allah’ın cezasının çetin olduğunu iyi bilin.
Hac: şartlarına sahib olan müslümanın,
ömründe bir defa hac aylarında ihrama girip kurban bayramı
Arefe günü Arafatta vakfe yapıp, sonra Kabe’yi ziyaret etmesidir.
umre ise Kabe’yi, hac ayları dışında, sünnet kabilinden
ziyaret etmektir.
197 – Hac
malum aylardadır.
Kim o aylarda haccı ifaya azmederse bilsin ki hac
esnasında
Ne cinsel yaklaşma, ne günah sayılan davranışlarda
bulunma, ne de tartışma ve sürtüşme yoktur.
Siz hayır olarak her ne yaparsanız, Allah mutlaka
onu bilir.
Azıklanınız ve biliniz ki azığın
en hayırlısı takvadır, haramlardan korunmadır.
Öyleyse Bana karşı gelmekten korunun ey akıl
sahipleri! [22,25; 9,36]
198 –
Hac mevsiminde ticaret yaparak, Rabbinizden size gelecek kar ve yarar
taleb etmenizde size bir vebal yoktur.
Arafat’ta vakfeden ayrılıp sel gibi Müzdelife’ye
doğru akın ettiğinizde, Meş’ar-ı Haram’da Allah’ı
zikredin.
O size nasıl güzelce hidayet ettiyse, siz de öyle
güzel bir şekilde O’nu zikredin.
Bilirsiniz ki, O’nun yol göstermesinden önce siz yolu
şaşırmış kimselerdendiniz.
Arefe günü vakfeden sonra güneş batınca
Arafat’tan Müzdelife’ye doğru akın edilir. Meş’ar-ı
Haram Müzdelife’dedir. Müzdelife’de akşam ve yatsı namazları
birlikte kılınır. Gece orada geçirilerek, bayramın
birinci günü sabah namazının peşinden Mina’ya doğru
hareket edilir, orada kurban kesilip, Kabe tavaf edilerek ihramdan çıkılır.
199 –
Sonra, insanların sel gibi aktığı yerden siz de
akın edin ve Allah’dan af dileyin. Çünkü Allah çok affedicidir,
merhamet ve ihsanı boldur.
200 –
Hac ibadetlerinizi tamamlayınca, vaktiyle atalarınızı
anıp onlarla öğündüğünüz gibi.
Hatta daha fazla, daha hürmetle Allah’ı anın.
Bazı kimseler: “Ey Yüce Rabbimiz, bize vereceğini
bu dünyada ver!” derler.
Bunların ahirette nasipleri yoktur.
Haccı tamamlayınca araplar Mina’da
toplanıp, bilhassa atalarının yaptıkları işleri
anlatarak övünmeyi adet edinmişlerdi. Bu ayet ona bedel Allah’ı
zikredip O’nun hidayetini anlamak, onun eserlerini tefekkür, nimetlerine
şükür etmeye teşvik ediyor.
201 – Bazıları
da, “Ey bizim kerim Rabbimiz! Bize bu dünyada da iyilik ve güzellik
ver, ahirette de iyilik ve güzellik ver,
Ve bizi cehennem ateşinden koru” derler. [22,72]
202 –
İşte bunlar kazandıkları şeylerin hayır
ve bereketlerini fazlasıyla görürler.
Allah hesabı çok çabuk görür.
203 –
O sayılı günlerde tekbir getirerek Allah’ı zikredin.
Kim acele edip iki günde dönerse ona vebal yoktur.
Kim geri kalırsa, günahlardan korunduğu takdirde,
ona da vebal yok.
Allah’a karşı gelmekten korunun ve bilin ki
Hepiniz neticede diriltilip O’nun huzurunda toplanacaksınız.
Sayılı günler: teşrik günleridir.
Teşrik: yüksek sesle tekbir almaktır. Bu günler, kurban
bayramının Arefe günü sabahından 4. günü ikindi vaktine
kadardır. (9-13 Zilhicce) Sadece bayramın 2,3 ve 4. günleri
olarak da tefsir edilmiştir.
204 –
İnsanlardan öylesi vardır ki dünya hayatına dair sözleri
senin hoşuna gider.
Üstelik sözünün özüne uyduğuna Allah’ı da şahit
gösterir.
Halbuki gerçekte o düşmanların en yamanıdır.
205 –
Senin yanından ayrılınca, ülkede fesat çıkarmaya
çalışır,
Ürünleri ve nesilleri mahvetmek için uğraşır.
Allah, elbette fesadı (bozgunculuğu) sevmez.
Bu ayette ülkenin istikbalinin en önemli
iki rüknüne dikkat çekilmektedir. Maddi hayatın, ekonomik hayatın
esası ürün, manevi hayatın esası ise yeni nesillerin
iyi yetiştirilip eğitilmesidir.
206 –
O adama: “Allah’tan kork da fesat çıkarma!” denildiğinde,
Kendini benlik ve gurur kaplar ve bu, onu daha fazla günaha
sürükler.
Böylesinin hakkından cehennem gelir.
Gerçekten ne fena yataktır o cehennem!
207 –
İnsanlardan öylesi de vardır ki Allah’ın rızasını
kazanmak için kendini feda eder.
Allah da kullarına pek merhametlidir.
208 –
Ey iman edenler! Hepiniz toptan barış ve selamete girin de
şeytanın adımlarını izlemeyin.
Çünkü o, sizin aranızı açan belli bir düşmandır.
209 –
Eğer size bunca gerçekler, açık deliller geldikten sonra haktan
ayrılırsanız,
İyi bilin ki: Allah son derece güçlü ve onurlu, tam
hüküm ve hikmet sahibidir.
210 –
Şeytanın peşinden gidenler ne bekliyorlar?
Onlar akılları sıra, buluttan gölgelikler
içinde Allah’ın ve meleklerin gelip,
Haklarındaki hükmün verilmesini, işlerinin bitirilivermesini
mi bekliyorlar?
Bütün işler ve hükümler Allah’a aittir. (O insanların
keyfine göre iş yapmaz, Kendi bildiğini işler). {KM,
Çıkış 19,18; 34,5; Tesniye 4,12}
211 –
Sor İsrailoğullarına, onlara nice açık belgeler
verdik!
Her kim, Allah’ın kendisine lütfetmiş olduğu
nimeti değiştirirse, iyice bilsin ki Allah’ın cezası
pek şiddetlidir. [14,28]
212 –
Kafirlere dünya hayatı süslü gösterildi; Bu yüzden iman edenlerle
eğlenirler.
Halbuki Allah’a karşı gelmekten sakınanlar,
kıyamet günü öbürlerinin üstündedir.
Allah dilediğine hesapsız nimetler verir.
213 – Bütün
insanlar bir tek ümmet teşkil ediyorlardı.
Aralarında ihtilaflar başlayınca, Allah
onlara içlerinden müjdeleyici ve uyarıcı
olarak peygamberler gönderdi.
Onların beraberinde, insanlar arasında hükmetmek
için, kitap ve hikmeti gönderdi ki, ihtilaf ettikleri konularda aralarında
hükmetsin.
Halbuki, o meselelerde anlaşmazlığa düşenler,
kendilerine apaçık ayetlerimiz geldikten sonra,
Sırf aralarındaki haset yüzünden ihtilafa düşen
Ehl-i kitaptan başkası değildi.
Allah da, onların hakkında ihtilaf ettikleri
gerçeği, Kendi izni ile bu iman edenlere bildirdi.
Öyle ya, Allah dilediğini doğru yola eriştirir.
[10,19]
İnsanlar dünyaya geldikleri ilk andan
itibaren dinsiz ve toplumsuz yaşamış değildirler.
Allah insan toplumlarını irşad edecek peygamberler ve
kitaplar göndermiş, fakat zamanın geçmesiyle insanlar ihtilafa
düşünce yeni peygamberler görevlendirmiştir. Neticede, çeşitli
milletlere anlatılan hakikat tekrar anlaşılmaz olunca,
bütün milletlere, bütün insanlığa hakkı anlatacak, hepsini
“müşterek hak söze” (Ali İmran, 64) davet edecek son Peygamberin
zuhur ettiğini bu ayet bildirmektedir.
214 –
Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen
durumlara maruz kalmadan cennete gireceğinizi mi sandınız?
Onlar öyle ezici mihnetlere, öyle zorluklara duçar oldular,
öyle şiddetle sarsıldılar ki,
Peygamber ile yanındaki müminler bile “Allah’ın
vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?” diyecek duruma
geldiler.
İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.
Bu ayet, ilahi terbiye metodunu açıklamaktadır.
Allah’ın rızası ve cenneti ucuz değildir. Gayret,
sabır ve sebat imtihanlarından geçmek, böylece pişip
bir kıvama ermek gerekir. Allah bu dünyaya sa’y (çalışma)
kanununu koymuştur, atalete ve gevşemeye yer yoktur. İşlemeyen
demir pas tutar çürür, işleyen demir ışıldar. Dünya
rahat yeri değil, hizmet yeridir. Mükafat yurdu ise ahirettir.
Rahat yeri olsaydı Allah en seçkin kulları olan Peygamberlerini
burada rahat ettirirdi. Ayet başta Asr-ı saadetteki ashab
olarak, kıyamete kadar gelecek müminlerin himmetlerini kamçılamaktadır.
215 – Sana
Allah yolunda kimlere ve ne harcayacaklarını sorarlar.
De ki: İnfak edeceğiniz mal anne baba, akrabalar,
yetimler, yoksullar ve yolda kalmış gariplere gidecektir.
Hayır olarak daha ne yaparsanız Allah muhakkak
onu bilir.
216 –
Hoşlanmasanız da savaş size farz kılındı.
Olur ki hoşlanmadığınız bir şey
sizin için hayırlı olur.
Olur ki sevip arzu ettiğiniz bir şey sizin için
şerli olur.
Gerçeği Allah bilir, siz bilmezsiniz.
217 – Sana
hürmetli ayı ve bu ayda savaşmanın hükmünü sorarlar.
De ki: “O ayda savaşmak büyük bir günahtır.
Fakat insanları Allah yolundan engellemek,
Allah’ı inkar etmek,
Mescid-i Haram’ı ziyareti yasaklamak,
O mescidin cemaatini yani müslümanları oradan çıkarmak
ise,
Allah nazarında daha büyük günahtır.
Dinden döndürmek için işkence, öldürmekten beterdir.
Kafirler, ellerinden gelse, sizi dininizden döndürünceye
kadar sizinle savaşmaktan geri durmazlar.
Sizden her kim dininden döner ve kafirlikte devam ederek
ölürse, işte onların dünyada da,
Ahirette de yaptıkları boşa gider.
Bunlar cehennemlik olup orada ebedi kalacaklardır.
218 –
Onlar ki iman ettiler,
Sonra hicret ettiler
Ve onlar ki Allah yolunda cihad ettiler...
İşte onlar Allah’ın rahmetlerini umarlar.
Allah çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur.
219 –
Sana şarap ve kumar hakkındaki hükmü sorarlar.
De ki: İkisinde de hem büyük günah, hem de insanlara
bazı menfaatler vardır.
Fakat günahları faydalarından daha çoktur.
Bir de senden ne infak edeceklerini sorarlar.
De ki: İhtiyacınızdan artanı harcayın.
Böylece Allah size ayetlerini açıklıyor ki dünya
ve ahiret hakkında düşünesiniz. [5,90,91;
4,43] {KM, Tekvin 27,28; Tesniye 11,14; Sayılar 28,14}
Sarhoş edici içkilerle kumar hakkında
açık yasaklama bu ayetle başlamıştır. Daha
sonra sarhoşken namaz kılma yasaklanmış (4,43),
nihai olarak da kayıtsız olarak haram kılınmıştır.
(5,90,91)
220 –
Sana yetimler hakkında da soru sorarlar.
De ki: Onların gerek kendilerini, gerek mallarını
iyileştirip geliştirmek, elbette hayırlı bir iştir.
Eğer onlara sahip çıkmak için kendileriyle beraber
oturmak isterseniz bu da mümkündür; Zira onlar sizin kardeşlerinizdir.
Allah kimin iyileştirme gayesi güttüğünü, kimin
de işi bozmayı düşündüğünü pek iyi bilir.
Şayet Allah dileseydi sizi zora koşardı.
Muhakkak ki Allah üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibidir.
221 –
Müşrik kadınlar iman etmedikçe onlarla evlenmeyin.
Mümin bir cariye, çok hoşunuza giden müşrik
bir kadından daha hayırlıdır.
Mümin kadınları da, onlar iman etmedikçe, müşriklere
nikahlamayınız;
Mümin bir köle hoşunuza giden bir müşrikten
daha hayırlıdır.
Müşrikler sizi cehenneme davet ederler. Allah ise
sizi kendi izniyle, cennete ve mağfirete davet eder
ve üzerinde düşünüp gerekli dersi alsınlar diye
ayetlerini insanlara açıklar. [2,96;
5,5; 60,10] {KM, Çıkış 9,12; Tesniye 7,3-4}
222 – Bir
de sana kadınların ay halini sorarlar.
De ki: Bu, bir rahatsızlıktır, Onun için,
adet sırasında kadınlardan geri durun ve onlar temizleninceye
kadar, kendilerine cinsel yaklaşmada bulunmayın.
Temizlendikten sonra, Allah’ın izin verdiği
şekilde onlara yaklaşın.
Allah tövbe ile kendisine dönenleri sever, temizlenenleri
de sever. {KM, Levililer 15,19-30; Hezekiel
18,6}
Cahiliye Arapları ve yahudileri adet
gören kadınlarla birlikte durmaz, beraber yemek bile yemezlerdi.
Hıristiyanlar ise ay haline hiç önem vermez, cinsel ilişkide
bile bulunurlar. İslam istikamet ve itidali gösteriyor. Bir nevi
hastalık olan o durumda, cinsel ilişkiden kadınları
uzak tutup istirahat ettirir. Namaz ve oruçla yükümlü tutmaz.
223 –
Eşleriniz sizin nesil yetiştiren tarlanızdır. Tarlanıza
dilediğiniz şekilde varın.
Kendiniz için ilerisini düşünerek hazırlık
yapın.
Allah’ın haram kıldığı şeylerden
korunun ve O’nun huzuruna varacağınızı iyi bilin.
(Ey Resulüm)! Mü’minleri müjdele!
Sadece şehvet gidermeyi değil,
iyi yetişmiş, hayırlı evlat sahibi olmayı hedefleyin.
Ayet, soyu devam ettirmenin yanında, çocukları iyi yetiştirmek
için birçok zorluklara katlanılacağını da hatırlatmaktadır.
224 –
Bir de Allah adına yemin ederek, iyilik etmeye, günahlardan uzak
durmaya ve insanların arasını düzeltmeye O’nun adını
engel yapmayın.
Allah hakkıyla işitir ve bilir. [24,22;
5,89] {KM, Çıkış 20,7; Tesniye 5,11}
Kasden veya istemeyerek kasdi olmaksızın
ağızdan çıkan yeminler, meşru görevlere engel yapılamaz.
Nitekim Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurmuştur: “Bir kimse
bir şey hakkında yemin eder de sonra ona aykırı
davranmayı daha hayırlı görürse, o hayırlı
şeyi yapsın ve yemininden ötürü keffaret versin.”
225 –
Allah sizi yeminlerinizdeki yanılmadan dolayı kınamaz,
fakat kalplerinizle kasdettiğiniz yeminlerden dolayı sorumlu
tutar. Allah çok affedicidir, cezayı çabuklaştırmaz (tövbe
için fırsat tanır).
226 –
Eşlerine yaklaşmamaya yemin eden kocaların, dört ay bekleme
hakkı vardır.
Şayet kocaları bu süre bitmeden eşlerine
dönerlerse bunda mahzur yoktur. Çünkü Allah çok affedicidir, merhamet
ve ihsanı boldur.
Cahiliye arap erkekleri, kadınları
sıkıştırmak için yaklaşmamaya yemin eder ve
süresiz olarak perişan vaziyette bırakırlardı. Buna
ila denir. Kur’an ilanın azami süresini dört ay olarak sınırlandırdı.
Bu süre içinde birleşme kapılarını açtı: erkek
keffaret vererek eşine dönebilir. Fakat dönmemeye kararlı
ise, dört ay sonunda eşini serbest bırakmak zorundadır.
227 –
Yok eğer boşanmaya azmederlerse, bilsinler ki Allah her şeyi
hakkiyla işitir ve bilir.
228 –
Boşanmış kadınlar kendilerini tutup yeni bir nikah
yapmadan önce üç adet beklesinler.
Allah’a ve ahirete iman ediyorlarsa, kendi rahimlerinde
Allah’ın önceki evlilikten yaratmış olduğu çocuğu
veya hayızı gizlemeleri onlara helal olmaz.
Kocaları gerçekten barışmak istiyorlarsa,
bu iddet müddeti içinde onları tekrar almaya başkalarından
daha çok hak sahibidirler.
Erkeklerin hanımları üzerinde bulunan hakları
gibi, hanımların da kocaları üzerinde meşru çerçevede
hakları vardır.
Şu kadar ki erkeklerin onların üzerindeki hakları
bir derece daha fazladır.
unutmayın ki Allah üstün kudret, tam hüküm ve hikmet
sahibidir. [4,34; 65,1-4]
229 –
Boşama hakkı iki defadır.
Bundan sonra yapılması gereken ya meşru
tarzda güzelce birlikte yaşama yahut, eşini güzellikle salıvermedir.
Ey kocalar, boşama sırasında eşinize
daha önce vermiş olduğunuz mehirden herhangi bir miktar geri
almanız size asla helal olmaz;
Fakat Allah’ın koyduğu hudutlarda durmayacaklarından
endişe etmeleri hali bunun dışındadır.
Şayet siz de onlar gibi, onların Allah’ın
koyduğu hudutlarda duramayacaklarından (evlilik hukukuna riayet
edemeyeceklerinden) endişe ederseniz, bu durumda kadının,
ayrılmak için meşru çerçevede hakkından bir şey
vermesinde, her ikisi için de bir vebal yoktur.
İşte bunlar Allah’ın tayin ettiği
sınırlardır ki sakın onları aşmayasınız,
Her kim Allah’ın hudutlarını aşarsa işte onlar
zalimlerin ta kendileridir.
Kadının mal karşılığı
ayrılma talebinde bulunmasına hul’
veya muhala’a denir. Cemile, kocası Sabit b. Kays’ı sevemiyordu.
Hz. Peygambere gelip: “Vallahi dininde, ahlakında bir kusurunu
görmüyorum. Ancak İslam’dan sonra küfre dönmek istemiyorum” deyip
ayrılma talep etmişti. Bu ayetin inmesi üzerine, kocasından
mehir olarak aldığı bahçeyi geri verip hul’ olmuştu.
{KM, Tekvin 21,14; Tesniye 24,1; Levililer 22,13. Matta 5,32; 1,19;
I Korintos. 7,10-11}
230 –
Eğer koca eşini ikinci talaktan sonra üçüncü defa boşarsa,
artık başka bir kocaya varıp ondan boşanmadıkça,
o kadın ilk kocasına helal olmaz.
Ama bu ikinci kocası kendi rızasıyla onu
boşar ve kadın ile ilk kocası Allah’ın koyduğu
evlilik hukukunu yerine getireceklerine inanırlarsa, nikahla bir
araya gelmelerinde bir günah yoktur.
İşte bunlar Allah’ın belirlediği hudutlardır
ki bilmek isteyenler için O bunları beyan buyurmaktadır.
231 –
Ey kocalar! Eşlerinizi boşar, onlar da iddetlerini bitirirlerse,
artık ya onları iyilikle yanınızda tutar, yahut
güzellikle salıverirsiniz.
Onların hukukuna tecavüz etmek kasdıyla zarar
vermek için eşlerinizi alıkoymayın.
Kim böyle yaparsa kendine zulmetmiş olur.
Sakın Allah’ın ayetlerini şakaya almayın.
Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetleri
Ve sizi irşad etmek gayesiyle indirmiş olduğu
kitap ve hikmeti hatırlayın, dile getirin,
Allah’a karşı gelmekten sakının ve
Allah’ın her şeyi hakkiyla bildiğini pek iyi bilin.
Koca, eşini boşadıktan sonra,
evliliği devam ettirme gayesi ve ümidi yoksa, onu serbest bırakmalıdır
ki bir iddetle kurtulsun. Yoksa sırf ona zarar vermek için ilk
iddetin sonunda tekrar ona dönüp yine boşamak suretiyle iki veya
üç kere iddet beklemeye mecbur bırakmak haram kılınıyor.
232 –
Ey kocalar! Eşlerinizi boşayıp da onlar da iddetlerini
tamamladıklarında, kendi aralarında meşru surette
anlaşmaları durumunda, kocaları ile tekrar nikahlanmaları
hususunda onlara baskı yapmayın.
İddet bitiminden sonra eşler tekrar
nikahlanmak isterlerse, kadının akrabaları eski kocasına
dönmesini engellememelidirler. Ayrıca koca da üçüncü kere boşadığı
eşinin iddeti dolduktan sonra başka bir erkekle evlenmesine
mani olmamalıdır.
Sizden Allah’a ve ahiret gününe iman edenlere bununla
öğüt verilir.
Böyle yapmak, sizin için daha hayırlı, daha
nezihtir. Allah bilir, siz bilemezsiniz.
233 –
Anneler, çocuklarını iki tam yıl emzirsinler. Bu, emzirmeyi
mükemmel şekliyle uygulamak isteyenler içindir.
Annelerin, münasip şekilde yiyeceğini giyeceğini
sağlamak, babanın görevidir.
Hiçbir kimse takatinin dışında bir görevle
yükümlü tutulmaz.
Çocuk yüzünden ne annesi, ne de babası zarar görmemelidir.
Babanın varisine de aynı vazife yaptırılır.
Fakat anne baba aralarında görüşüp anlaşmaya
vararak, iki yıldan önce, çocuklarını sütten kesmek isterlerse,
kendilerine bir vebal yoktur.
Şayet çocuklarınızı başkalarına
emzirtmek isterseniz,
Kendilerine vereceğiniz ücreti münasip tarzda ödemek
şartı ile, bunda da size vebal yoktur.
Bununla beraber Allah’a karşı gelmekten sakının
ve bilin ki Allah yaptığınız her şeyi görmektedir.[65,
7]
234 – Sizden
eşlerini geride bırakarak vefat edenlerin eşlerinin,
evlenebilmek için dört ay on gün iddet beklemeleri gerekir.
Onlar bu sürelerini tamamladıktan sonra, meşru
surette kendi haklarında verecekleri karardan ötürü size bir sorumluluk
yoktur. Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.
Kocası vefat eden kadın, dört
ay on gün süre ile görücüye çıkmaz, süslenmez, başka erkeğe
nikah edilmez. Bu süreyi kocasının evinde geçirmesi gerekir.
Gerek boşanma, gerek ölüm sebebiyle ayrılmadan sonra, iddet
bekleme zorunluluğu, hem kadın, hem de onun yakınları
için bir teselli ve alıştırma devresi olması sebebiyle,
psikolojik yönden faydalı bir uygulamadır.
235 – Sizden
bu hanımlarla evlenmeyi düşünenlerin bu müddet esnasında,
onlara bu niyetlerini çıtlatmalarında veya gönüllerinde tutmalarında
bir beis yoktur.
Allah sizin onları hatırınızdan geçireceğinizi
pek iyi bilmektedir.
Ancak meşru sözler dışında, onlarla
gizlice buluşma hususunda sözleşmeyin.
Bekleme süresi sona ermeden nikah akdine girişmeyin.
Allah’ın içinizde saklı olan her şeye hakkıyla
vakıf olduğunu bilerek O’nun emrine aykırı davranmaktan
sakının.
Hem de bilin ki Allah çok affedici, çok müsamahalıdır,
cezayı çabuklaştırmaz. [27,74;
60,1]
236 – Henüz
kendilerine dokunmadan veya mehir belirlemeden kadınları boşamanızda
size günah yoktur.
Zengin kudretince, eli dar olan kendi halince olmak üzere
onlara münasip tarzda müt’a versin.
İyiliği şiar edinenlere, bunu yapmak bir
borçtur.
237 – Bir
mehir belirlemiş olarak, kendilerine dokunmadan eşlerinizi
boşarsanız, bu takdirde belirlediğiniz mehrin yarısını
vermeniz gerekir.
Ancak eşler yahut nikah bağı elinde bulunan
kocalar, gözütok davranırsa başka (Bu
durumda kadın mehrinden vazgeçebilir veya erkek mehrin tamamını
verebilir).
Ey kocalar, sizin bağışlamanız (müsamaha
gösterip mehrin tamamını bırakmanız) takvaya
daha uygun düşer.
Birbirinize lütuf ve mürüvvet göstermeyi unutmayın.
Allah sizin bütün işlediklerinizi görür.
238 –
Namazlara, hele salat-ı vustaya dikkat edin ve kalkın huşu
ile Allah’ın divanında durun.
Salat-ı
vusta hakkında farklı görüşler
vardır. Beş vakit namazdan her biri olma ihtimali üzerinde
durulmuştur.
Fakat çoğunluk, ikindi namazı
olduğu kanaatindedir. Zira ikindi namazı beş vaktin tam
ortasındadır. Gece ve gündüz meleklerinin toplanma zamanıdır.
Ayrıca günlük meşgalelerin en çok olduğu zamana rastlar.
Esasen bir hadis de bunu ifade etmektedir.
Fakat Kur’an, müphem bırakmakla, bütün
namazlara dikkatle devama teşvik etmek istemiştir.
239 –
Eğer bir korku halinde iseniz yaya veya binek üzerinde namaz kılın.
Fakat güvenliğe çıktığınızda,
bilmediğiniz şeyleri size öğreten Allah’ın öğrettiği
gibi ibadetinizi ifa edin.
240 –
Sizden geride eşlerini bırakarak vefat edecek kocalar,
eşlerinin bir yıl süre ile evden çıkarılmayıp
geçimlerinin sağlanmasını şart koşacak şekilde
vasiyette bulunsunlar.
Şayet bunlar kendiliklerinden çıkarlarsa bu
durumda meşru surette yapacakları şahsi davranışlarından
dolayı size vebal yoktur. Allah üstün kudret, tam hüküm ve hikmet
sahibidir.
241 –
Boşanmış eşlere de münasip tarzda verilmesi gereken
bir müt’a vardır ki bu da haksızlıktan sakınan takvalılara
bir borçtur.
242 –
Böylece, düşünesiniz diye Allah size ayetlerini iyice açıklar.
243 –
Baksana, sayıları binlerce olmasına rağmen
ölüm korkusuyla diyarlarını terkedip çıkan kimselere!
Allah onlara:“Ölün!” dedi sonra onları diriltti.
Doğrusu Allah insanlara lütufkardır, fakat insanların
çoğu şükretmezler.
Bunlar hakkında kesin olmayan rivayetler
vardır. Mühim olan şudur: Burada Cenab-ı Allah, bütün
bunları hatırlatırken ölümden, Allah’ın hükmü olan
vazifeden kaçıp kurtulmanın mümkün olmadığını
ve böyle yapanların, korktuklarına daha çabuk ve daha feci
bir şekilde uğrayacaklarını, hülasa Allah’ın
hükmünden kurtulmak için ne ölümden kaçmanın, ne de ölüme koşmanın
akıl işi olmadığını bildirmek istemiştir.
244 –
Allah yolunda savaşın ve bilin ki Allah her şeyi işitir,
herşeyi hakkıyla bilir.
245 –
Kimdir o yiğit ki Allah’a güzelce ödünç verir, Allah da onun verdiğinin
mükafatını kat kat artırır.
Allah rızkı kısar da, bollaştırır
da.
Zaten hepiniz döndürülüp O’na götürüleceksiniz. [5,12; 57,11.18; 64,17; 73,20] {KM, Süleymanın Meselleri 19,17}
246 –
Musa’dan sonra İsrailoğullarının önderlerine dikkat
ettin mi?
O vakit onlar aralarındaki Peygambere:
“Ne olur, bize bir hükümdar tayin et de biz de Allah yolunda
cihad edelim” demişlerdi.
O cevaben: “Ya savaşma emri size farz kılınır,
siz de savaşmazsanız?” deyince
Onlar: “Ne diye Allah yolunda cihad etmeyelim ki
Vatanlarından çıkarılan biz,
Çoluk çocuğundan ayrı düşenler yine biziz.”
Fakat savaşma kendilerine farz kılınınca
içlerinden pek azı hariç, hepsi dönüverdiler.
Allah o zalimleri pek iyi bilir. [KM;
Çıkış 24, 1.9; Sayılar 11,16.24-25]
Bu olay, müminlere cihadın zorluklarını
anlatmak, dolayısıyla onları bu işi omuzlamaya hazırlamak
için anlatılmaktadır. İşaret edilen durum, muhtemelen
Samuel Peygamberle ilgilidir. M.Ö. 1000 yıllarında Amalika’lılar
İsrailoğullarına saldırıp ülkelerinin bir kısmını
işgal etmişlerdi. Halk Samuel’e başvurmuştu. (Bkz.
KM, Eski Ahit, I. Samuel, 7,8 ve 12. bölümler)
247 –
Peygamberleri onlara dedi ki: “Allah size hükümdar olarak Talut’u tayin
etti.”
Onlar ise: “Biz hükümdarlığa ondan daha layık
iken nasıl olur da o bize hükmedebilir ki!
Üstelik servetten de nasibi fazla değil!” dediler.
Peygamber şöyle cevap verdi: “Allah onu size üstün
kıldı, ona geniş ilim ve sağlam bir vücut verdi.
Allah hakimiyeti dilediğine verir.
Allah’ın lütfu boldur, her şey gibi kabiliyet
ve liyakatları da bilir.” [KM, I Samuel
9,17; 10,27; 9,2]
248 –
Peygamberleri devamla şöyle dedi: “Onun hükümdarlığının
alameti, size içinde Rabbinizden bir sekine ile
Musa ve Harun’un manevi mirasından bir bakiyyenin
bulunduğu
Ve meleklerce taşınan bir sandığın
gelmesidir.
Eğer iman etmeye niyetli iseniz bunda, elbette sizin
için delil vardır.” [KM, Çıkış
25,10; I Samuel 14,18; II
Samuel 6,2]
249 –
Talut ordusunu harekete geçirip sefere çıkınca askerlerine
şöyle dedi:
“Allah sizi, bir ırmakla imtihan edecektir. İmdi
onun suyundan içen benden sayılmayacak;
Sadece avucuyla aldığı mikdar muaf olmak
üzere,
Kim onun suyunu tatmazsa o da benden sayılacaktır.”
Derken onların pek azı hariç, varır varmaz
ondan içtiler.
Talut ile yanındaki müminler ırmağı
geçince
O vakit beri yanda kalanlar “Bugün bizim Calut ve ordusuna
karşı duracak takatimiz yoktur” dediler.
Ölümden sonra diriltilip Allah’ın huzuruna çıkacaklarını
bilenler ise şöyle dediler:
“Nice küçük topluluklar vardır ki, Allah’ın
izniyle, büyük cemaatlere galip gelmiştir.
Doğrusu Allah sabredenlerle beraberdir.” [KM,
Hakimler 7,4-7]
250 –
Talut’un beraberindeki müminler ise Calut ile ordusuna karşı
çıkınca dediler ki:
“Ya Rabbena, üstümüze gürül gürül sabır yağdır,
Ayaklarımıza sebat ver ve kafir topluluğa
karşı bizi muzaffer eyle!” [KM,
I Samuel 17,32-54]
251 –
Derken Allah’ın izniyle onları bozguna uğrattılar.
Davud Calut’u öldürdü,
Allah ona hükümdarlık ve hikmet verdi ve dilediği
birçok şey öğretti.
Eğer Allah bazı insanların şerrini
bazıları ile önlemeseydi dünyadaki nizam bozulurdu.
Lakin Allah alemlere büyük lütuf ve inayet sahibidir.
[KM, II Samuel 5,3. I Korintos.11,3]
Allah insanları irade sahibi olarak
yaratmıştır ve böyle yaratması sırf rahmet
ve hikmettir. Fakat bu iradeler serbest bırakılır da
birbirleriyle ölçülü hale getirilmez ve hiçbir direnişle karşılaşmazlarsa,
çalışma zahmetine katlanmaz, önüne geleni çiğnemeye çalışırlar.
Savunma ve karşı koyma olmayınca
da saldırı, yolların en kısası ve doğru
yol olmuş olur. O zaman da insan adına bir şey kalmaz,
yeryüzünün nizamı bozulur. Ama Allah bu bozulmaya razı olmaz.
Düzenin, bozukluğu ortadan kaldırması için, hayırlı
insanların, bozgunculuk çıkaranları defetmeleri lazımdır.
252 –
İşte bunlar Allah’ın ayetleri olup Biz sana onları
dosdoğru bildiriyoruz.
Sen elbette gönderilen resullerdensin.
253 –
İşte şimdiye kdar zikrettiğimiz resullerden kimini
kimine üstün kıldık.
Allah onlardan bazısına hitap buyurdu, bazısını
birçok derecelerle yükseltti.
Meryem’in oğlu Îsa’ya da o açık belgeleri, mucizeleri
verdik ve onu Ruhulkudüs ile destekledik.
Eğer Allah dileseydi, kendilerine açık delillerin
gelmesine rağmen, onların, peşlerinden gelenler birbirleriyle
savaşmazlardı.
Lakin ihtilafa düştüler de onlardan bir kısmı
iman, bir kısmı ise inkar etti.
Şayet Allah dileseydi onlar birbirleri ile savaşmazlardı,
lakin şu var ki Allah dilediği her şeyi yapar. [17,55]
254 –
Ey iman edenler! Ne alışverişin, ne bir dosttan yardım
beklemenin, ne de bir kimseden şefaat ummanın mümkün olmadığı
bir gün gelmeden önce, sizi rızıklandırdığımız
şeylerden harcayın.
Kafirler, zalimlerin ta kendileridir. [2,101]
255 –
Allah o İlahtır ki Kendisinden başka ilah yoktur.
Haydır, kayyumdur kendisini ne bir uyuklama, ne uyku
tutamaz.
Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur.
İzni olmadan huzurunda şefaat etmek kimin haddine?
Yarattığı mahlukların önünde ardında
ne var, hepsini bilir.
Mahluklar ise O’nun dilediğinden başka, ilminden
hiçbir şey kavrayamazlar.
O’nun kürsüsü gökleri ve yeri kaplamıştır.
Gökleri ve yeri koruyup gözetmek O’na ağır gelmez,
O öyle ulu, öyle büyüktür. [19,93-95; 53,26;
21,28; 20,110] [KM, Tesniye 5,26;
Tekvin 21,33; Çıkış 3,15]
Hay: Her zaman var olan, diri olan, ezeli ve ebedi hayat sahibi.
Kayyum: Kendi zatı ile var olup, zeval bulmayan ve bütün kainatı
varlıkta tutup onları yöneten, demektir.
Bu ayete Ayetü’l-kürsi denilir. Bu ayet,
Allah’ın hükümranlığının son derece açık
ve özet bir anlatımını ihtiva eder. Fazilet ve sevabına
dair hadisler vardır. Ezcümle: “Kur’an’da en büyük ayet, Ayetü’l-kürsi’dir.
Bunu kim okursa Allah o saat bir melek gönderir, ertesi güne kadar iyiliklerini
yazar ve günahlarını siler. İçinde okunduğu evi
şeytan otuz gün terkeder. O eve kırk gün sihir ve sihirbaz
giremez. Ey Ali! Bunu evladına, ailene ve komşularına
öğret”
256 –
Dinde zorlama yoktur.
Doğru yol, sapıklıktan, hak batıldan
ayrılıp belli olmuştur.
Artık kim tağutu reddedip Allah’a iman ederse,
işte o, kopması mümkün olmayan en sağlam
tutamağa yapışmıştır. Allah her şeyi
işitir, bilir. {KM, Matta 10,34; Luka
19,27; I Korintos 15,25}
Dini, kişinin kendi tercihi ile seçmesi
gerekir. Dinin özelliği zorlamak değil, bilakis zorlamadan
korumaktır.
257 –
Allah iman edenlerin yardımcısıdır, onları
karanlıklardan aydınlığa çıkarır.
İnkar edenlerin dostları ise tağutlar olup
onları aydınlıktan karanlıklara götürürler.
İşte onlar cehennemlik kimselerdir ki orada
ebedi kalacaklardır. [5, 16; 6,1-153;
14,1.5; 33,43; 57,9; 65,11]
258 –
Allah kendisine hükümdarlık verdiği için şımararak
Rabbi hakkında İbrahim ile tartışan kişinin
haline bir baksana!
İbrahim ona: “Benim Rabbim hayatı veren ve hayatı
alandır” deyince O: “Ben de yaşatır ve öldürürüm” dedi.
Bunun üzerine İbrahim: İşte Allah güneşi
doğudan doğuruyor, haydi sen de batıdan doğdur bakalım”,
der demez kafir donakaldı.
Zaten Allah zalimleri hidayet etmez, emellerine kavuşturmaz.
{KM, Tesniye 32,39}
259 – Yahut
şu kimsenin hali gibi ki o bir şehre uğramıştı.
Şehrin altı üstüne gelmiş, ıpıssız
yatıyordu.
“Allah burayı bu ölümünden sonra nasıl diriltecek?”
dedi.
Bunun üzerine Allah onu yüz yıl boyunca öldürüp sonra
diriltti.
“Ölü vaziyette ne kadar kaldın?” diye sorunca o:
“Bir gün veya daha az” diye cevap verdi.
Allah ona: “Hayır! yüz sene kaldın.
İşte yiyeceğine ve içeceğine bak henüz
bozulmamış.
Bir de merkebine bak! (Kemikleri nasıl birbirinden
ayrılmış) seni de insanlara canlı bir delil yapmak
için öldürüp dirilttik.
Hele o kemiklere dikkat et, onları nasıl birleştirip
yerli yerine koyuyoruz, sonra da onlara et giydiriyoruz!”
Böylece işin gerçeği kendisine tam manasıyla
belli olunca:
“Artık pek iyi biliyorum ki Allah her şeye kadirdir”
dedi. {KM, Hezekiel 37,6}
260 –
Bir vakit de İbrahim: “Ya Rabbi, ölüleri nasıl dirilteceğini
bana gösterir misin?” demişti.
Allah: “Ne o, yoksa buna inanmadın mı?” dedi.
İbrahim: “Elbette inandım, lakin sırf kalbim
tatmin olsun diye bunu istedim” diye cevap verdi.
Allah ona: “Dört kuş tut, onları kendine alıştır.
Sonra kesip her dağın başına onlardan birer parça
koy.
Sonra da onları çağır. Koşa koşa
sana geleceklerdir. İyi bil ki Allah azizdir, hakimdir. (üstün
kudret, tam hüküm ve hikmet sahibidir). {KM,
Tekvin 15,9-10.17}
261 –
Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yedi başak
verip her başağında yüz tane bulunan bir tanenin haline
benzer.
Allah dilediğine kat kat fazlasını da verir.
Allah’ın lütfu geniştir, ilmi her şeyi kaplar.
262 – Mallarını
Allah yolunda harcayıp da infaklarının ardından
minnet etmeyenler, rahatsızlık vermeyenler yok mu!
İşte onların Rab’leri katında mükafatları
vardır.
Onlara hiç bir endişe yoktur ve onlar üzüntü de duymayacaklardır.
263 – Bir
tatlı söz, bir kusur bağışlama, peşinden incitme
gelen maddi yardımdan (sadakadan) çok daha iyidir.
Zira Allah gani ve halimdir (sizin sadakalarınıza
muhtaç değildir, çok müsamahalı olup cezayı çabuk vermez).
264 –
Ey iman edenler! Sadaka verdiğiniz kimselere minnet etmek, incitmek
suretiyle o sadakalarınızı boşa çıkarmayın.
Allah’a da, ahirete de inanmadığı halde
sırf insanlara gösteriş yapmak için malını harcayan
kimsenin durumuna düşmeyin.
Onun durumu, üzerinde toprak bulunan kaygan bir kayaya
benzer ki, şiddetli bir yağmur olur olmaz toprağı
kayıverir, cascavlak kalır.
Öyleleri işledikleri hiçbir şeyden sevap ve
mükafat elde edemezler.
Zira Allah inkarcılar güruhunu hidayet etmez, emellerine
kavuşturmaz. [4,38.142] {KM, Matta
6,2.5; II Korintos 9,7}
265 –
Allah’ın rızasını kollamak
Ve ruhlarındaki imanı kökleştirmek için
Mallarını harcayanların durumu ise,
Bir tepedeki güzel bir bahçenin haline benzer.
Bir bahçe ki ona bol yağmur yağar, meyvelerini
iki kat verir.
Bol yağmur düşmese de hafif bir yağmur,
bir çisinti de yetişir.
Allah ne yaparsanız hepsini görür.
266 –
Sizden herhangi biriniz hiç arzu eder mi ki:
Kendisinin hurmalığı ve üzüm bağı
bulunsun:
Bahçede dereler akıyor, içinde her türlü mahsulatı
bulunuyor.
Ama kendisinin üstüne de ihtiyarlık çökmüş ve
elleri ermez, güçleri yetmez, bakıma muhtaç küçük çocukları
var.
Derken… ateşli bir kasırga kopsun da bağı
kasıp kavursun?
İşte Allah ayetlerini size böyle apaçık
bildirir. Olur ki iyi düşünürsünüz. [59,21]
267 –
Ey iman edenler! Kazandığınız şeylerin ve yerden
sizin faydanız için bitirdiğimiz ürünlerin
Temiz ve güzel olanlarından Allah yolunda harcayın.
Siz göz yummadan, içinize yatmaksızın almayacağınız
bayağı şeyleri vermeye kalkmayın.
İyi bilin ki: Allah ganidir, hamiddir (kimseye ihtiyacı
yoktur, bütün övgülere layıktır).
[22,37]
268 – Şeytan
sizi fakir olacaksınız diye korkutur, sizi cimriliğe
ve çirkin şeylere teşvik eder.
Allah ise kendi katından bir af ve lütuf vaad buyurur.
Allahın ihsanı geniştir, her şeyi
hakkıyla bilir.
269 –
O hikmeti dilediğine verir.
Kime hikmet nasib edilmişse, doğrusu, büyük
bir hayra mazhar olmuştur.
Ancak tam akıllı olanlar gerçekleri anlar ve
düşünürler.
270 –
Harcadığınız her şeyi, adadığınız
her adağı, Allah mutlaka bilir ve mükafatını verir.
Fakat zalimlerin ahiret’te yardımcıları
olmaz.
271 –
Allah rızası için yaptığınız maddi yardımlarınızı
açıkça verirseniz ne güzel!
Ama bu hayırlarınızı saklı tutar
ve muhtaçlara ulaştırırsanız,
Bu sizin için daha hayırlı olur
Ve Allah bu sebeple bir kısım günahlarınızı
affeder.
Allah, yaptığınız bütün şeylerden
haberdardır.
Zekatı açıktan, diğer yardımları
ve sadakaları ise gizli vermek en iyisidir. Aynı prensip diğer
ibadetler için de geçerlidir. Farzlar, teşvik için, açıktan
yapılmalıdır.
272 –
Onları hak yola getirmek senin görevin değil, lakin Allah’tır
ki dilediğini doğru yola getirir.
Hayır olarak yaptığınız her harcama
sadece kendiniz içindir.
Zaten siz Allah rızasını aramaktan başka
bir gaye ile infak etmezsiniz.
İşlediğiniz her hayrın mükafatı
size tamamen verilir ve sizin hakkınız yenmez. [6,52;
18,28; 30,38-39; 76,9]
273 –
Bu yardımlar, kendilerini Allah yoluna vakfeden yoksullar içindir.
Bunlar yeryüzünde dolaşıp geçimlerini sağlama
imkanı bulamazlar.
Halktan istemekten geri durmaları sebebiyle, onların
gerçek hallerini bilmeyen kimse, onları zengin sanır.
Ey Resulüm, sen onları simalarından tanırsın.
Onlar yüzsüzlük ederek halktan bir şey istemezler.
Şunu bilin ki, hayır adına her ne verirseniz
mutlaka Allah onu bilir.
Sadakalar din uğrunda kendilerini ilime,
cihada adamış, Allah yolunda meşguliyetlerinden veya
hastalık ve acizlik gibi engellerden dolayı nafakalarını
kazanamayan fakirler içindir.
Bu ayet’te Allah Teala, kendilerini tamamen
İslam hizmetine adamış, bu sebeple geçimlerini kazanamayan
müminlere yardımcı olunmasını istemektedir. Ashab-ı
Suffa (r.a) bu sınıfın başında gelirdi. Efendimiz
(a.s.m) onlara İslamı öğretir, başkalarına
da öğretmek ve diğer hizmetler için onları hazır
kuvvet olarak bulundururdu.
274 –
Mallarını gece ve gündüz, gizli ve aşikar olarak hayra
harcayanlar var ya!
İşte onların Rab’leri katında mükafatları
vardır.
Onlara korku yoktur ve onlar asla üzülmeyeceklerdir.
Bu ayet’te teşvik edilen hayırlardan,
birinci derecede zekat kasdedilir. İslamın emrettiği
şekilde zekat noksansız verilirse fakirlik son derece azalır.
Ancak zekatın harcanacağı yerler sınırlı
olduğundan, zekat sarfedilmeyen yerlere ayrıca teberrular
yapılır. Hayır dernekleri ve vakıflar bunların
başında gelir.
275 –
Faiz yiyenler tıpkı şeytanın çarptığı
kimsenin uykudan kalkışı gibi kalkarlar.
Bu, onların “Alış veriş de faiz gibidir”
demelerindendir.
Halbuki Allah alış
verişi mübah, faizi ise haram kılmıştır.
Her kime Rabbinden bir talimat gelir, o da faizden vazgeçerse,
daha önce yaptığı muamele kendisi için geçerlidir, hakkındaki
hüküm de Allah’a aittir.
Her kim tekrar faizciliğe başlarsa, işte
onlar cehennemliktir, hem de orada ebedi kalacaklardır. {KM,
Çıkış 22,24; Levililer 25,36-37; Tesniye 23,20}
Tarihe bakılırsa anlaşılır
ki: İnsan toplumlarındaki bütün karışıklıkların,
ihtilafların sebebi şu iki kelimedir: 1-”Sen çalış
ben yiyeyim.” 2- “Ben doyduktan sonra, başkasının ne
hali varsa görsün.” İslam birinci tutumu faizi haram kılarak,
ikinciyi zekatı farz kılarak ortadan kaldırır. Topluma
huzur, barış, denge ve refah getirir.
Faizi alan da, veren de psikolojik ve sinirsel
yönden yıpranır. Faizle para verenin aklı fikri parasında
kalır, parasının dönmemesi tehlikesini yaşar. Borçlu
ise paranın aslını ödemesi bile zorken, üstelik ağır
bir faiz yükü ödeme angaryası sebebiyle yıpranır. Tansiyon
ve kalb rahatsızlığı durumları ortaya çıkabilir.
İktisat uzmanlarına göre kazanç yolları dört olup bunlardan
üçü üretken, dördüncüsü değildir. Emek, sanat ve ticaret, bir de
risk faktörü üretkendir. Zira eşyayı üretim yerinden tüketim
yerlerine sevketmekle riske maruz kalır, değeri artar. Dördüncü
yol faiz olup üretken değildir. Faizde risk yoktur. Zira borç,
zarar tehlikesine maruz değildir. Geri dönmesi garantili sayılmaktadır.
Emek, zeka ve maharetin semereleri, faiz kanallarından faizcilerin
ellerinde toplanarak servet, tekelleşmeye gider. Fakirlik, işsizlik
artar. İşsizlerde öfke yükselir, yağma hevesi ortaya
çıkar. Toplumsal patlama başlayınca, faizciler cin çarpmış
gibi sendeler, bütün emelleri altüst olur.
276 –
Allah faizin bereketini eksiltir, zekat ve sadakaları ise nemalandırır.
Hem Allah kafirlikte ileri giden, günahta ısrarlı
hiç bir kimseyi sevmez.
277 – İman
eden, makbul ve güzel işler yapanların, namazı hakkıyla
ifa eden, zekat verenlerin...
İşte onların, Rab’leri nezdinde mükafatları
vardır.
Onlar için hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.
[5,100; 8,37; 30,39]
278 –
Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının
ve eğer mümin iseniz geri kalan faizi terkedin.
279 –
Eğer böyle yapmazsanız Allah ve Resulü tarafından size
savaş açıldığını biliniz.
Eğer faizcilikten tevbe ederseniz, sermayeleriniz
sizindir.
Böylece ne haksızlık eder, ne de haksızlığa
uğrarsınız.
280 – Eğer
borçlu sıkıntıda ise, kolaylığa çıkıncaya
kadar ona mühlet verin.
Şayet bilirseniz, alacağınızı
bağışlamanız sizin için daha da hayırlıdır.
281 – Öyle
bir günde rüsvaylıktan sakının ki,
O gün Allah’ın huzuruna çıkarılacaksınız,
Sonra her kişiye kazandığının
karşılığı tamamen ödenecek
Ve kendilerine asla haksızlık edilmeyecektir.
282 –
Ey iman edenler! Belirli bir vadeye kadar birbirinize borç verdiğiniz
zaman onu kaydedin.
Aranızda doğrulukla tanınmış
bir katip onu yazsın.
Katip, Allah’ın kendisine öğrettiği gibi
(adalete uygun olarak) yazmaktan kaçınmasın da yazsın.
Üzerinde hak olan borçlu kişi akdi yazdırsın,
Rabbi olan Allah’tan sakınsın da borcundan hiçbir şey
noksan bırakmasın.
Eğer üzerinde hak olan borçlu, akılca noksan
veya küçük veya yazdırmaktan aciz bir kimse ise,
Onun velisi adalet ölçüleri içinde yazdırsın.
İçinizden iki erkek şahit de tutun.
İki erkek bulunmazsa o zaman doğruluklarından
emin olduğunuz bir erkek ile iki kadının şahitliğini
alın.
(Bir erkek yerine iki kadının şahit olmasına
sebep) birinin unutması halinde ikincisinin hatırlatmasına
imkan vermek içindir.
Şahitler çağırıldıklarında,
şahitlikten kaçınmasınlar.
Siz yazanlar da, borç az olsun, çok olsun, vadesiyle birlikte
yazmaktan üşenmeyin.
Böyle yapmak, Allah katında daha adil, şahitliği
ifa etmek için daha sağlam ve şüpheyi gidermek için daha uygun
bir yoldur.
Ancak aranızda hemen alıp vereceğiniz peşin
bir ticaret olursa, onu yazmamakta size bir günah yoktur.
Alış veriş yaptığınız
zaman da şahit tutun.
Ne katip, ne de şahit asla mağdur edilmesin.
Bunu yapar, zarar verirseniz, doğru yoldan ayrılmış,
Allah’a itaatin dışına çıkmış olursunuz.
Allah’a itaatsizlikten sakının.
Allah size en uygun tutumu öğretiyor. Çünkü Allah
her şeyi hakkıyla bilir. [8,29;
57,28] {KM, Tesniye 19,15.Matta 18,16; Yuhanna 8,17}
Kadınlarda duygusallık kuvvetli,
hafıza kuvveti erkeklere göre biraz daha azdır. Hafızası
erkeklerin çoğundan kuvvetli olan bazı kadınlar bulunabilir.
Fakat hüküm kişilere göre değil, cinse göre, genel duruma
göre verilir. Onun için, tek kadın değil de iki kadın
şartı aranmaktadır. Fakat bu hüküm, genelde kadınların
meşguliyet alanları olmayan ticaret alanındadır.
Yoksa erkeklerin alanına girmeyen sahalarda tek başına
iki kadının, hatta duruma göre tek kadının şahitliği
yeterli sayılır.
Kur’an-ı Kerim’in bu ayet’i, nüzül
ortamından çok ileri bir safhada insanlığın varacağı
hukuki ve ticari kurumları gözönünde bulundurmuş ve noterlik
kurumunu tesis etmiştir. Okuma yazma bilenlerin bile son derece
az olduğu, yazı malzemesi olarak kağıdın bile
bulunmadığı bir ortamda, çok ileri medeni toplumlarda
ihtiyaç duyulacak kurumları başlatmak, Kur’an’ın evrensel
boyutunun delillerinden biridir.
Hakların böylece kaydedilmesinden şu
üç fayda elde edilir: 1. Adalete ve istikamete en uygun iş yapılır.
2. Şahitliğin ifası en güzel şekilde yapılır.
3. Şüpheyi gidermede en uygun yol seçilmiş olur.
283 – Eğer
yolculuk halinde iseniz ve katip bulamazsanız, o takdirde borç
karşılığına rehin alırsınız.
Şayet kiminiz kiminize itimad ederse,
güvenilen kimse Rabbi olan Allah’tan korksun da
Üzerindeki emaneti ödesin.
Bir de şahitliği, görüp bildiğinizi gizlemeyin.
Bildiğini gizleyenin kalbi günahkar olur.
Allah her ne yaparsanız bilir. [5,106;
4,135]
284 –
Göklerde ve yerde olan her şey Allah’ındır.
Ey insanlar! Siz içinizdeki şeyleri açığa
vursanız da, gizleseniz de, Allah sizi onlardan dolayı hesaba
çeker.
Sonra dilediğini affeder, dilediğini azaba uğratır.
Doğrusu Allah her şeye kadirdir.
Bu ayet Bakara suresinin dördüncü maksadı
olan “ihsan” maksadını
gerçekleştirir. Böylece, şimdiye kadar bildirilen hükümlerin
müeyyidesi, yani dayandığı kuvvet belirtilir. Sure mukaddimeden
sonra iman hakikatlerini, İslama daveti ihtiva etmişti. Din
binasının çatısı ve en güzel süsü ise, Allah’ı
görüyorcasına bir hayat sürmek, ihsan makamına çıkmaktır.
285 –
Peygamber, Rabbi tarafından kendisine ne indirildi ise ona iman
etti, müminler de.
Onlardan her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına
ve resullerine iman etti.
“O’nun resullerinden hiç birini diğerinden ayırt
etmeyiz” dediler ve eklediler:
“İşittik ve itaat ettik ya Rabbena, affını
dileriz, dönüşümüz Sanadır”.
286 – Allah
hiç bir kimseyi güç yetiremeyeceği bir şekilde yükümlü tutmaz.
Herkesin kazandığı iyilik kendi lehine,
işlediği fenalık da kendi aleyhinedir.
Ya Rabbena! Eğer unuttuk veya kasıtsız
olarak yanlış yaptıysak bundan dolayı bizi sorumlu
tutma.
Ya Rabbena! Bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır
yük yükleme.
Ya Rabbena! Takat getiremeyeceğimiz şeylerle
bizi yükümlü tutma.
Affet bizi, lütfen bağışla kusurlarımızı,
merhamet buyur bize!
Sensin Mevlamız, yardımcımız! Kafir
topluluklara karşı Sen yardım eyle bize! [6,152;
7,42; 23,62]
Bu iki ayet, bu uzun surenin hatimesidir.
Dinin bütün esaslarına temas edildikten sonra sıra mühür basmaya
gelmiştir. Surenin mukaddimesinde, bu Kitaba iman edip emirlerini
tutacak olanların hidayet ve felah bulacakları bildirilmişti.
İşte hatimesi de ona iman eden cemaatın oluştuğunu
ve Rablerinin onlara karşı muamelesini bildirmektedir.
Hz. Peygamber (a.s.m), bu hatimenin faziletine
dikkat çeken hadisler buyurmuştur: 1.”Her kim geceleyin Bakara
suresinden bu iki ayeti okursa ona yeter.” 2.Allah Teala Bakara suresini
iki ayetle sona erdirdi ki, bunları bana, Arş’ın altındaki
bir hazineden verdi. Bunları öğreniniz, kadınlarınıza,
oğullarınıza belletiniz, öğretiniz. Çünkü bunlar
hem salattır (namazdır), hem duadır, hem Kur’an’dır.”
3.Hz. Ömer ile Hz. Ali (r.a) demişlerdir ki: “Aklı başında
hiçbir adam görmezdim ki, Bakara suresinin sonundaki bu ayetleri okumadan
uyusun.”
|