|
Kuran-ı Kerim 3. Sure Ali İmran Suresi Türkçe Meali Oku
Medinede
indirilmiş olup 200 ayet’tir. 33. ayet’inde
geçen Al-i İmran, sureye adını vermiştir.
İmran, Hz. Meryem (a.s.)’ın babasının
adı olup peygamberlik ve hikmet ocaklarından
olan bir ailenin esasıdır. Bu surenin hakim
konusu bu ailenin temsil ettiği nübüvvet, Hz. Îsa
(a.s.) ve Hıristiyanlıktır. Tevrat,
İncil ve Kur’an’ın aynı ilahi
kaynaktan geldiği, bu kitapların müteşabih
ayet’ler de ihtiva ettiği, fakat bunların
din esaslarına zarar vermeyecek tarzda tefsir
edilmesi gerektiği vurgulanır. Özellikle Hıristiyanlığın,
bazı müteşabih, mecazi, kelimelerin yanlış
tefsirine dayandığına ima edilir. Nübüvvetin
esasının tevhid olduğu, bu esas üzere
dinlerin şirk unsurlarından temizlenmesi
gerektiği bildirilir. Ehl-i kitap diyaloğa ve
hakka davet edilir. Daha sonra cihattan ve uhud
gazvesinden bahsedilerek bu vesile ile müminlere ebedi
prensipler gösterilir. Hakkı tebliğin, onun
muvaffak ve muzaffer olmasının vesileleri hatırlatılarak
sure sona erer.
Bismillahirrahmanirrahim.
1
– Elif, Lam, Mim.
2
– Allah o İlahtır
ki Kendinden başka tanrı yoktur. Hay O’dur,
kayyum O’dur. [2,255]
el-Hay: “Her zaman var olan, diri olan ezeli ve ebedi hayat sahibi”.
el-Kayyum: “Kendi zatı ile var olup, zevali
olmaksızın kaim
olan ve bütün kainatı varlıkta tutup
yöneten”
3
– Sana kitabı,
gerçeğin ta kendisi ve daha önce indirilen
kitapları tasdik edici olarak indiren O’dur.
Bundan önce de, insanlara doğru yolu göstermek için
Tevrat ve İncil’i indirmişti. [2,41]
Ayet’teki
bi’l-hakk: Gerçeğin ta kendisi, gerçek ile,
yani akıl, adalet, doğruluk gereklerine uygun,
gerçeğe mutabık olarak, gerçek bir gaye ile
gönderdi demektir. Maksat şunu belirtmektir.
Kur’an, hakikatin, aklın ve adaletin icaplarını,
insanlığın ihtiyaçlarını karşılamak
üzere gönderilmiştir.
4
– Eğriyi doğrudan,
hakkı batıldan ayırd eden Furkanı da
indirdi. Allah’ın ayetlerini inkar edenlere pek
çetin bir azap vardır. Öyle ya, Allah daima azizdir,
(mutlak galiptir, mazlumların) intikamını
alır. [2,53; 5,95;
14,47; 39,37; 32,22; 43;41; 44,16] {KM,
Tesniye 32,35; Mezmurlar 94,1; Yeremya 51,56}
Furkan: Hakkı batıldan, hayrı şerden, doğruyu eğriden
ayıran anlamında olarak Kur’an-ı
Kerimin isimlerinden biridir.
5
– Ne yerde, ne de gökte
hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz.
6
– O’dur ki
annelerinizin rahimlerinde size dilediği şekli
verir. Ondan başka tanrı yoktur. azizdir, hakimdir:
(mutlak galip, tam hüküm ve hikmet sahibidir). [18,37;
22,9; 40,64; 95,4] {KM,
Mezmurlar 33,15; Yeremya 1,5}
7
– Bu muazzam kitabı
sana indiren Odur. Onun ayetlerinin bir kısmı
muhkem olup bunlar Kitabın esasıdır. Ayetlerin
bir kısmı ise müteşabihtir. Kalplerinde
eğrilik olanlar sırf fitne çıkarmak,
insanları saptırmak ve kendi arzularına göre
yorumlamak için müteşabih kısmına
tutunup onlarla uğraşır dururlar. Halbuki
onların hakikatini, gerçek yorumunu Allah’tan başkası
bilemez. İlimde ileri gidenler: “Biz ona olduğu
gibi inandık. Hepsi de Rabbimizin katından
gelmiştir” derler. Bunları ancak tam akıl
sahipleri düşünüp anlar ve şöyle yalvarırlar:
[13,39; 43,4; 85,22]
8
– “Ey bizim Kerim
Rabbimiz, bize hidayet verdikten sonra kalplerimizi
saptırma ve katından bize bir rahmet bağışla.
Şüphesiz bağışı bol olan
Vehhab Sensin Sen!”
9
– “Sen, geleceğinde
hiç şüphe olmayan bir günde bütün insanları
bir araya toplayacaksın. Allah sözünden asla dönmez.”
Muhkem: Anlamı açık, kesin, ifade ettiği mana tek olup,
açıklanması için başka delile ihtiyaç
olmayan demektir. Müteşabih:
Birden fazla mana ihtimali olduğundan, anlaşılması
için başka delile ihtiyaç hissettiren, manası
hakkında kesin bir hüküm verilemeyen ayettir.
Müteşabih,
şibh (benzerlik)
kökünden gelip manalar birbirine benzeyip içiçe
girdiğinden şüpheye yani değişik
ihtimallere yol açmayı ifade eder. İnsanın
aklının, duyularının sınırlı
olduğunu düşünürsek, bu konumda olan insana
hitap eden ilahi kelamın müteşabihler ihtiva
etmesinin kaçınılmaz olduğu açıkça
ortaya çıkar. Müteşabih lafızlarla Yüce
Allah, insanlara tamamını kavrayamayacakları
meseleleri, teşbihlerle,
muayyen
bir nisbette, farklı seviyelere göre daha farklı
şekilde anlaşılacak tarzda bildirir. Müteşabihlerdeki
bu izafi durum, dinin değişmez gerçeklerine
zarar vermez. Zira Allah sabit gerçekler olarak, biz yükümlü
insanlardan istediği akaid, ibadet, ahlak ve ahkama
dair esasları muhkem ayetlerde bildirmiştir.
Müteşabihlerle ise bazı “nisbi hakikatleri”
bildirmek istemiştir.
Beşeriyetin
konumu icabı, dünyada insan hayatında, mutlak
hakikatlerden çok nisbi hakikatler daha fazladır.
Bir kristal avizeyi gözönüne alalım. Onun
elektrik voltajı, ampullerinin gücü değişmediği
halde, etrafında oturanlar, yerlerini hafifçe değiştirince,
farklı renkler ve ışınlar alırlar.
Bu, avizenin taşlarının farklı açılar
verecek şekilde tıraşlanmasından
ileri gelir. İşte Allah Teala, mahdut lafızlarla,
tükenmek bilmeyen manaları, farklı
seviyelerde, kıyamete kadar gelecek bütün insanlığa
anlatmak, onları kitabı üzerinde düşündürmek
için birçok müteşabih ayet göndermiştir.
Bu kaçınılmaz durum, bir zaruretten ileri
gelmiştir. Fakat unutmamak gerekir ki teşabüh
ve teşbih ile olan benzetmelerde, benzetilen ile
kendisine benzetilen arasında bütün yönlerden
bir benzerlik aranmaz. Çeşitli yönlerden sadece
biri ile olan bir benzerlik dahi, benzetmenin geçerli
sayılması için yeterli sayılır.
Demek ki müteşabihler hakiki müteşabih ve
izafi müteşabih kısımlarına ayrılır.
Bütün çeşitlerinde, müteşabihler bir çok
manalar ifade ederler. Onun içindir ki tefsirlerde çok
manalar verilmiştir. Fakat kesin manası,
Allah’ın ilmine havale edilir.
10
– Dini inkar
edenlerin ne malları ne de evlatları, müstahak
olmaları sebebiyle Allah’ın vereceği
cezayı önlemede, kendilerine asla fayda veremezler.
İşte onlar cehennemin yakıtıdırlar.
[2,24]
11
– Tıpkı
Firavun’un ve onlardan daha öncekilerin gidişi
gibi. Onlar, ayetlerimizi yalanladılar, Allah da
kendilerini cürümleri sebebiyle kıskıvrak
yakaladı. Allah’ın cezası pek şiddetlidir.
12
– İnkar
edenlere de ki: “Siz mağlup olacak, haşredilip
toplanacak ve cehenneme sürüleceksiniz.” Orası
ne fena bir yataktır!
13
– Birbiriyle karşılaşan
iki toplulukta size büyük bir ibret vardı:
Bunlardan biri Allah yolunda vuruşuyordu. Diğeri
ise kafir idi. O kafirler müslümanları, bizzat
gözleriyle kendilerinin iki misli görüyorlardı.
Allah, dilediği kimseleri nusratıyla destekler.
Elbette bunda görecek gözleri olanlar için alınacak
ibret vardır. [8,43]
Burada
iki ihtimal vardır: 1. Kafirler, müminleri
kendilerinin iki misli görüyorlardı. 2. Mü’minler
kafirleri, kendilerinin iki misli görüyorlardı.
Allah böyle yapmakla kafirlerin müminlerle savaşmalarını
önlemek istiyordu. Meali, daha kuvvetli olan birinci
tefsire göre verdik.
14
– Kadınlar, oğullar,
yığın yığın biriktirilmiş
altın ve gümüş, güzel cins atlar, davarlar
ve ekinler gibi nefsin hoşuna giden şeyler
insanlara cazip gelmektedir. Bunlar dünya hayatının
geçici bir metaından ibarettir. Asıl varılacak
güzel yer ise, Allah’ın katındadır. [13,29;
38,25. 40.49]
Bu
ayette zikredilen sınıflar meşru
nimetlerdir. Fakat gayr-i meşru tarafa da sebep
olma ihtimali vardır. Meşru durumda bunları
süsleyip cazip gösteren Allah Tealadır. Gayri meşru
olarak süsleyen ise, şeytan ve beşerin
cehaletidir. Fena sayıp kınama bu itibarladır.
Bu iştah çekici şeyler, dünya hayatını
devam ettirmek ve geçip Allah’a gitmek için birer
araç olarak verilmişken bunları amaç haline
getirmek, Allah katındaki güzel mevkii kaybetmek,
büyük ahmaklıktır. Zira böyle yapanlar
hayatlarının önemli bir kısmını
o zevkleri elde etme hırsı ile yanıp tutuşarak
geçirirler. Sonra da onlardan ayrılıp mahrum
kalmanın acısını çekerler.
15
– De ki:
“Size, ihtirasla istediğiniz o şeylerden çok
daha iyisini bildireyim mi? İşte Allah’a karşı
gelmekten sakınan müttakiler için Rab’leri
nezdinde içinden ırmaklar akan cennetler olup,
kendileri orada ebedi kalacaklardır. Hem orada
onlara tertemiz eşler ve hepsinin de üstünde
Allah’ın rızası vardır. Allah bütün
kullarını hakkıyla görmektedir. [24,32]
16
– O müttakiler:
“Ey bizim ulu Rabbimiz, biz iman ettik, günahlarımızı
bağışla ve bizi cehennem azabından
koru!” diye yalvarırlar.
17
– Onlar sabırlı,
imanlarında sadık ve samimi, Allah’ın
huzurunda itaatla divan duran, mallarını hayırda
harcayan, seher vakitlerinde Allah’tan af dileyen müminlerdir.
Bu
din ve bu dindarlık, bu niyazlar, bu sığınmalar,
boş bir iddia, şunun bunun karşı çıkmasıyla
zayıf düşecek bir dava değil, şahitli
ve belgeli bir hakikattir. İşte en başta
gelen dayanağı, en büyük şahidi ve en
kuvvetli delili Allah’tır.
18
– Allah’tan başka
tanrı bulunmadığına şahid
bizzat Allah’tır.
Bütün
melekler, hak ve adaletten ayrılmayan ilim adamları
da bu gerçeğe, aziz ve hakim (mutlak galip, tam hüküm
ve hikmet sahibi) Allah’tan başka tanrı
olmadığına şahittirler.
Gerçek
şahit, Allah’tır. Ondan başka hiçbir
alim, ne kendisine, ne de başka varlıklara
tamamen şahit değildir. İnsan bilgisinde
varlıkların kendilerine uygunlukları izafi,
eksik ve sadece muayyen bir yöndendir. İnsanın
gerek kendisinde, gerek diğer varlıklarda gerçekten
bilebildiği şeyler, Hakk’ın şahitliğini,
doğrudan doğruya veya dolaylı olarak
sezebildiği yönlerdir. Mesela: “Güneş vardır”
diyen bir şahit bile, aslında, kendisi ile
şahitlik ettiği güneş arasında Hak
Tealanın koyduğu ölçüye uymaktan başka
bir şey yapmış değildir.
19
– Allah katında
hak din, İslamdır.
O Ehl-i
kitabın ihtilafları, kendilerine gerçeği
bildiren ilim geldikten sonra, sırf aralarındaki
haset ve ihtiras yüzünden olmuştur. Allah’ın
ayetlerini inkar edenler bilsinler ki,
Allah onların
hesabını çabuk görür. [2,112]
İslam
üç anlama gelir:
1.
İtaat edip boyun eğmek. 2. Silm’e, yani barışa
girmek, selamete kavuşmak. 3. İbadette tam
samimi olmak, ihlas ile hareket etmek.
20
– Buna karşı
seninle münakaşaya kalkışanlara de ki:
“Ben yüzümü,
özümü Allah’a teslim ettim. Bana bağlı
olanlar da O’na teslim oldular.”
O Ehl-i
kitapla, kitap ehli olmayan ümmilere (müşriklere)
de ki: “Siz de teslim olup müslüman olmaya var mısınız?”
Eğer
hakka teslim olup İslama girerlerse doğru
yolu bulmuş olurlar.
Yok, eğer
yüz çevirirlerse, sana düşen görev, sadece hakkı
tebliğdir. Allah kullarını hakkıyla
görür.
Bu
ayet, Kur’an’ın bütün insanlığa
hitap eden evrensel bir tebliğ olduğunu gösterir.
Zira buradaki tasnifin
dışında insan topluluğu yoktur.
Ehl-i kitap: Hıristiyanlar, Yahudiler gibi kutsal
semavi kitapları olanlar; ümmiler ise: genel
olarak müşrikler ve arap müşrikleri gibi
kitapsız dinlere mensup olanlardır. Ayırım
Arap - Arap olmayan tarzında değil, böyle pek
kapsamlı bir tasnif ile yapılmıştır.
21
– Allah’ın
ayetlerini inkar edenleri, nahak yere peygamberleri
öldürenleri, adaleti isteyip yaymak isteyenlerin
canlarına kıyanları, can yakıcı
bir ceza ile müjdele!
22
– İşte
onların bütün yaptıkları, dünyada da,
ahiret’te de boşa gitmiştir. Kendilerini bu
halden kurtaracak hiç bir yardımcıları
da yoktur onların.
23
– Baksana o
kendilerine kitaptan bir pay verilenlere!
Aralarında
hakem olması için Allah’ın kitabına davet
ediliyorlar da, sonra onlardan bir grup yüzçevirerek dönüp
gidiyorlar.
Burada
şu hadiseye işaret edilmektedir: Yahudilerden,
soylu aileye mensup bir erkekle bir kadın zina etmişlerdi.
Kendi şeriatlarına göre recmetmeleri
gerekiyordu. Onları kurtarma ümidiyle, daha hafif
bir ceza verir düşüncesiyle davayı Hz.
Peygamber (a.s.)’a getirince o da recim hükmünü
verdi. Kabul etmeyip “Bize göre cezaları yüzlerine
kara çalıp dolaştırmaktır”
dediler. Hz. Peygamber Tevrat’ı getirip okumalarını
istedi. Gerçek ortaya çıkınca Tevrat’a göre
recmedildiler.
24
– Bunun sebebi
onların: “Cehennem ateşi bize sayılı
günler dışında asla dokunmayacaktır”
iddialarıdır.
uydurdukları
bu gibi şeyler, dinleri hakkında kendilerini
aldatmıştır. [2,80]
25
– Gerçekleşeceğinden
hiçbir şüphe bulunmayan o kıyamet gününde,
kendilerini bir araya topladığımız
ve her
şahsa, yaptığının karşılığının
tam verilip, asla haksızlığa uğratılmadığı
o gün gelince halleri ne olacak? [2,279]
26
– De ki: “Ey mülk
ve hakimiyet sahibi Allah’ım!” Sen mülkü
dilediğine verir, dilediğinden onu çeker alırsın.
Dilediğini
aziz dilediğini, zelil kılarsın.
Her türlü
hayır yalnız Senin elindedir.
Sen elbette
her şeye kadirsin.
27
– Geceyi gündüze
katar günü uzatırsın, gündüzü geceye
katar geceyi uzatırsın.
Ölüden
diri, diriden ölü çıkarırsın.
Sen dilediğin
kimseye sayısız rızıklar verirsin.”
[6,95; 10,31; 30,19]
28
– Müminler, müminleri
bırakıp, kafirleri veli edinmesinler.
Kim böyle
yaparsa, Allah ile ilişiğini kesmiş olur.
Ancak onlar
tarafından gelebilecek bir tehlike olursa başka!
Allah sizi,
kendisine isyan etmekten sakındırır.
Dönüş
yalnız Allah’adır.
Veli:
Hami, koruyucu, dost, yönetici, bir kimsenin işlerini
deruhde eden, destekleyip yardım eden anlamlarına
gelir. Yasaklanan dostluk, kafirlere gönülden bağlanmak,
müminleri bırakıp onlara sevgi beslemektir.
Bu, müslüman yöneticilerin, diğer müslümanların
aleyhine olmamak şartıyla, kafirlerle anlaşma
imzalamalarına ve meşru maksadlarda işbirliği
yapmalarına mani değildir.
29
– De ki: “İçinizdekini
gizleseniz de, açıklasanız da mutlaka Allah
onu bilir.
Bütün göklerde
ve yerde olanları da bilir. Allah, her şeye
kadirdir.” {KM, Vahiy
2,23}
30
– Gün gelecek, her
kişi gerek hayır olarak, gerek kötülük
olarak ne işlemişse, hepsini önünde bulacak.
Yaptığı
kötülükten bucak bucak kaçmak isteyecek.
Allah sizi,
Zatına karşı gelmekten sakındırır.
Doğrusu
Allah kullarına karşı pek şefkatlidir.
31
– Ey Resulüm, de
ki: “Ey insanlar, eğer Allah’ı seviyorsanız,
gelin bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı
bağışlasın. Allah gafurdur, rahimdir
(çok affedicidir, engin merhamet ve ihsan sahibidir).
Allah’ı
sevmek, insanın yaratılışının
en yüce hedefidir. Dolayısıyla İslam’ın
insanları kendisine doğru sevkettiği en yüksek
gayedir. Bu ayet şu kesin kıyası içeriyor:
“Eğer Allah’ı seviyorsanız, Habibullaha
uyacaksınız. Ona uyulmazsa demek ki Allah’ı
sevmiyorsunuz” Bunun zıddı şudur:
“Ben Allah’ı severim, ama emrini dinlemem,
O’nun sevdiğini sevmem. O’nu sevenleri, O’nun
yolunu gösterenleri, O’nun seçip gönderdiklerini
sevmem” demektir ki, bu da: “Ben, kendimden başka
hiçbir şeyi sevmem; tevhid yolunda yürümek
istemem” demektir.
Bu
kainatı kudret, kemal ve cemalinin
tecellileriyle böylesine güzel yaratan, bunca
nimetleriyle kullarına lütuflarda bulunan Allah,
elbette onlardan bir teşekkür bekler. Elbette,
insanlar içinde en seçkin birini onlara rehber ve mükemmel
bir örnek yapar. Böylece ondaki güzelliklerin, öbür
insanlara da yansımasını ister.
32
– De ki:
“Allah’a ve Resulullaha itaat ediniz.
Şayet
yüzçevirirlerse, bilsinler ki Allah kafirleri sevmez.”
[3,132; 8,1.20.46; 58,13]
{KM, Luka 10,16}
33-34
– Gerçek şu
ki Allah Adem’i, Nuh’u, İbrahim ailesi ile
İmran ailesini, birbirinden gelen tek zürriyet
halinde bütün insanlardan süzüp onlara üstün kılmıştır.
Allah semi’dir,
alimdir (herşeyi hakkıyla işitir, mükemmel
tarzda bilir). [2,47; 66,12]
{KM, Çıkış
2,1; 6,20; 15,20}
Bu
ailelerden maksat, onların neslinden gelen
peygamberlerdir.
Al: yakınlıkta ve tutulan yolda herhangi bir insana mensup
olan kimseler, “aile, hanedan” demektir. Al-i
İbrahim, 2,124 gereğince ilahi ahdin içinde
olanlar, onun zalim olmayan nesli ve özellikle Hz.
Muhammed Mustafa (a.s.m) dır. İmran ise: Hz.
Îsa’nın anne tarafından dedesi, yani Hz.
Meryem’in babasıdır.
35
– Hani bir vakit
İmran’ın hanımı şöyle demişti:
“Ya Rabbi, karnımda taşıdığım
çocuğumu sana adadım, her türlü bağdan
azade olarak senin yoluna hizmet edecektir.
Adağımı
lütfen kabul buyur. Şüphesiz (duaları işiten,
niyetleri bilen) semi ve alim yalnız Sen’sin!”
36
– Derken onu doğurunca
da: “Ya Rabbi, dedi, ben bir kız doğurdum.
-Zaten
Allah ne doğurduğunu pek iyi biliyordu-, erkek
evlat, elbette kız gibi değildir.
Ben onun adını
Meryem koydum. Onu da, onun neslinden gelecekleri de o
mel’un şeytanın şerrinden korumanı
niyaz ediyorum.”
37
– Rabbi onu güzellikle
kabul buyurdu ve pek güzel bir tarzda yetiştirdi.
Onu
Zekeriyya’nın eğitim ve himayesine verdi.
Zekeriyya
onun yanına Mabede ne zaman girse beraberinde
yiyecekler bulurdu.
“Meryem!
Bu yiyecekleri nereden buluyorsun!” deyince de o:
“Bunlar Allah tarafından gönderiliyor. Muhakkak
ki Allah dilediğine sayısız rızıklar
verir.” derdi.
Mabed: Ayette mihrab diye geçer. Mabedin ön tarafında ibadet
esnasında imamın durduğu yere denir.
Zikr-i cüz irade-i kül (bir bütünün, parçasını
söyleyerek tamamını kasdetme) kabilinden
mescid ve mabed hakkında da kullanılabilir.
Burada maksat, mabedde merdivenle çıkılan
bir mahfel olmalıdır. Hz. Meryem’e rızık
geldiğini bildiren bu ayet, kerametin hak olduğuna
delil teşkil etmektedir.
38
– İşte o
sırada Zekeriyya Rabbine niyaz edip “Ya Rabbi,
dedi, bana Senin tarafından tertemiz, hayırlı
zürriyet ihsan eyle.
Şüphesiz
ki Sen duaları işitip icabet edersin.”
Bu
Zekeriyya (a.s.) ile, Tevrat ekinde (Eski Ahid Kitapları
arasında) kendisine bu isimde Zekarya kitabı
atfedilen zat arasında hiçbir ilişki yoktur.
39
– Zekeriyya
mihrabta namaz kılmakta iken melekler kendisine
seslenip: “Allah sana, Allah’tan bir kelimeyi tasdik
edecek, hem efendi, hem gayet zahid, hem peygamber
olacak olan Yahya’yı müjdeler” dediler. [3,45;
4,171]
Müfessirlerin
ekseriyetine göre kelimeden maksat, Hz. Îsa (a.s.) dır.
Kün (ol) emri ve kelimesiyle, babasız olarak yaratıldığı
için böyle denilmiştir. Bununla beraber başka
yorumlar da vardır.
40
– O: “Ya Rabbi,
dedi, nasıl benim çocuğum olabilir ki
ihtiyarlık başıma çökmüş, hanımım
ise kısır hale gelmiştir?”
Allah: “Böyle
de olsa, Allah dilediğini yapar” buyurdu.
41
– O: “Ya Rabbi,
bana oğlum olacağına dair bir alamet
bildirir misin?” deyince, Allah: “Senin işaretin
şudur:
“Üç gün
müddetle halkla işaretleşme dışında
konuşmayacaksın. Rabbini çok çok zikret,
sabah akşam onu tesbih ve tenzih et!” buyurdu. {KM,
Luka 1,20}
42
– Hani Melekler
dediler ki: “Meryem! Muhakkak ki Allah seni seçti.
Seni tertemiz kıldı hatta seni dünyadaki bütün
kadınlara üstün kıldı. [7,144]
{KM, Hakimler 5,24. Luka 1,42.28}
Onun
devrindeki kadınlardan üstün olduğunu gösterir.
43
– “Meryem! Saygı
dolu bir gönülle huzurunda durup Rabbine ibadet et,
secdeye kapan ve rüku edenlerle beraber rüku et.”
44
– İşte
bunlar gayb kabilinden haberler olup onları Biz
sana vahyediyoruz.
Yoksa onlar
Meryemi kimin himaye edeceğine dair kur’a çekerlerken
ve birbirleriyle tartışırlarken sen
yanlarında bulunmuyordun. [11,49;
12,102]
Bu
ayet, Kur’an’ın vahyedilmesinden önce, bu
hadiselerin Hz. Peygamber (a.s.) ve kavmi tarafından
bilinmediğini açıkça göstermektedir.
45
– Gün geldi,
melekler ona: “Meryem! Allah, Kendisi tarafından
bir kelime vereceğini sana müjdeliyor.
Adı Îsa,
lakabı Mesih, sıfatı Meryem oğludur.
Dünyada da
ahirette de itibarlı, Allah’a en yakın
kullardan olacaktır. {KM,
Luka 1,26-38; Matta 1,16; Yuhanna 1,41}
Ağızdan
çıkan manalı bir ses veya kitapta yazılı
manalı yazı kelime olduğu gibi, aleme
bakıldığı zaman, bakışta
seçkinleşen ve gözden gönüle geçip duygu
tesiri altında az çok bir mana telkin eden varlıklar
ve görünen yaratıklar da birer kelimedirler ki
Hz. Îsa (a.s.) bunlardan biri idi ve Meryem’e böyle
bir te’sir ile gelmişti. Îsa, Allah’tan bir
kelimedir, fakat kelimelerin tümü değildir.
Allah’tan bir kelimeye, “Allah’ın bir
kelimesi” denebilirse de “Allah” denemez.
46
– Beşiğinde
de, yetişkinliğinde de insanlara hitap edip
onlarla konuşacak, salih insanlardan olacaktır.
[5,110; 19,29] {KM,
Matta 21, 16}
47
– Meryem: “Ya
Rabbi, bana hiçbir erkek eli değmediği halde
nasıl olur da çocuğum olabilir?” deyince,
Allah şöyle buyurdu:
“Öyle de
olsa, Allah dilediğini yaratır; Zira O, bir
şeyin var olmasına hüküm verince sadece
“ol” der, o da derhal oluverir.” [2,117;
3,59; 19,35] {KM,
Luka 1,34}
48-49
– (Melekler Hz. Îsa
hakkında Meryem ile konuşurken onun şu sıfatlarını
da ilave ettiler:)
“Allah
ona kitabı (yazmayı), hikmeti, Tevrat ve
İncil’i öğretecektir.
Onu İsrailoğullarına
resul olarak gönderecek, o da onlara şöyle
diyecektir: “Size Rabbiniz tarafından bir mucizeyle
gönderildim:
Ben size çamurdan
kuş şekline benzer bir şey yapar içine
üflerim, o da Allah’ın izniyle hemen kuş
oluverir.
Keza ben
anadan doğma körü ve abraşı iyileştirir,
hatta Allah’ın izniyle ölüleri diriltirim.
Evlerinizde
ne yediğinizi ve biriktirip sakladıklarınızı
da bilirim.
Eğer
inanmaya niyetiniz varsa, elbette bunlarda sizin için
alacak dersler vardır. [5,110]
{KM,
Markos 7,32-35; Matta 15,30; 8,1-3; Luka 17,12-14}
Burada
kitab,
“kitabet, yazı yazmak” anlamında masdardır.
Demek ki Hz. Îsa yazı yazmasını bilir
bir bilgin idi.
50
– Keza ben, benden
önceki Tevrat’ı tasdik etmek ve size (Musa
Şeriatinde) haram kılınan bazı
şeyleri mübah kılmak için geldim.
Doğrusu
ben size Rabbiniz tarafından bir mucize getirdim.
Öyleyse
Allah’a karşı gelmekten sakının da
bana itaat edin.” [43,63]
{KM, Matta 5,17; 15,20}
Hz.
Musa (a.s.) dan sonra gelen Beni İsrail
peygamberleri, esas itibariyle onun şeriatını
uygularlar. Ancak tali meselelerde, zamanın ihtiyaçlarını
gözönünde bulundururlardı. Hz. Îsa da böyle
yapmıştı.
51
– Şüphe yok ki
Allah hem sizin, hem de benim Rabbimdir. Öyleyse, yalnız
O’na ibadet edin. İşte doğru yol budur.
{KM, Yuhanna 20,17; 4,23-24}
52
– Ne zaman ki Îsa
onların inkarlarında ısrar ettiklerini
hissetti, “Allah’a giden yolda bana yardım
edecek kim var?” dedi.
Havariler:
“Allah yolunda yardımcılar biziz. Biz
Allah’a iman ettik. Ey Îsa, bizim müslüman olup
Allah’a itaat ettiğimize sen de şahid ol!”
[5, 111-112; 61,14] {KM,
Yuhanna 6,66-71}
Havari:
İnsanın en seçkin, en has dostu, yardımcısı
manasına gelir.
53
– “Ya Rabbena!
İndirdiğin kitaba iman edip Elçinin yolunu
tuttuk. “Sen de bizi, birliğini ve nebilerini
tanıyan şahitlerle birlikte yaz” dediler. {KM,
Luka 24,48; Yuhanna 15,27; Resullerin işleri 1,8}
54
– Öbürleri ise
hileler yaptılar, komplolar hazırladılar.
Allah da
onların hilelerini, komplolarını boşa
çıkardı.
Allah,
hileleri boşa çıkarmakta pek güçlüdür. [8,30;
13,42; 27,50; 86,16]
55
– O zaman Allah
şöyle buyurmuştu: “Îsa! seni öldürecek
olan, onlar değil Benim.
Seni Kendi
nezdime yükseltecek, seni inkarcıların içinden
kurtarıp temize çıkaracak ve sana tabi
olanları ta kıyamete kadar kafirlere üstün
kılacak olan da Benim.
Sonra
hepinizin dönüşü Bana olacak.
Ben de aranızda
ihtilaf ettiğiniz konularda hükmümü vereceğim.
[4,158; 19,56-57]
56
– Hasılı,
inkar edenleri hem dünyada, hem ahirette şiddetli
bir azab ile cezalandıracağım.
Onları
bu azaptan kurtarabilecek yardımcılar da
bulunmayacaktır.
57
– İman edip
makbul ve güzel işler yapanların ise mükafatlarını
tam tamına ödeyecektir. Allah zalimleri sevmez.
58
– Ey resulüm, işte
bunlar, bu vak’alar, sana bildirdiğimiz ayetlerden
ve hikmet dolu Kur’an’dandır.
59
– Allah yanında
Îsa’nın durumu, aynen Adem’in durumu gibidir.
Allah Adem’i
topraktan yaratıp “ol” dedi, o da derhal
oluverdi.
60
– Hakikat, Rabbinin
tarafından gelir. Bunda hiçbir tereddüdün olmasın.
61
– Artık sana
bu ilim geldikten sonra, kim seninle Îsa hakkında
tartışmaya girerse de ki:
“Haydi
gelin oğullarımızı ve oğullarınızı,
hanımlarımızı ve hanımlarınızı
ve bizzat kendimizi ve kendinizi çağırıp,
sonra da gönülden Allah’a yalvaralım da bu
konuda kim yalancı ise Allah’ın lanetinin
onların üzerine inmesini dileyelim.”
Bu
ayete “mübahele” ayeti denir. Mübahele: “Hangi
taraf yalancı ise Allah’ın ona lanet
etmesini bütün kalbiyle istemek” demektir. Hicri 9.
yılda Necran Hıristiyanlarını temsil
eden 70 kişilik heyet, başlarında dini
ve dünyevi liderleri olarak Medineye gelip tartışmıştı.
Delilden anlamamaları karşısında Hz.
Peygamber (a.s.) mübaheleyi teklif edince, düşünmek
için mühlet istediler. Bunu kendileri için tehlikeli
bulup kabul etmediklerini bildirmek üzere Hz.
Peygamberin yanına geldiklerinde baktılar ki O
Hüseyin’i kucağına almış,
Hasan’ın elinden tutmuş, Hz. Fatıma ile
Hz. Ali’yi arkasına almış “Ben dua
edince siz de “amin” dersiniz diyor. Hey’et başkanı
mübaheleyi kabul etmeyip cizye vererek İslam hakimiyeti
altında yaşamayı benimsediklerini
bildirdi. Hz. Peygamber de onlara, kendilerine verilen
hakları ve yükümlülükleri bildiren bir emanname
yazdı.
62
– İşte sözün
doğrusu budur.
Yoksa
Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur.
Allah hiç
şüphesiz azizdir, hakimdir. (Mutlak galip, tam hüküm
ve hikmet sahibidir).
63
– Eğer yüz çevirirlerse,
muhakkak ki Allah o fesatçıları hakkıyle
bilir.
64
– De ki: “Ey
Ehl-i kitap! Bizimle sizin aramızda birleşeceğimiz,
müşterek ve adil şu sözde karar kılalım:
“Allah’tan
başkasına ibadet etmeyelim.
O’na hiçbir
şeyi şerik koşmayalım, kimimiz
kimimizi Allah’ın yanında rab edinmesin.”
Eğer
bu daveti reddederlerse: “Bizim, Allah’ın
emirlerine itaat eden müminler olduğumuza şahid
olun” deyin.
Bu
davet, Kur’an’ın, Hıristiyanlar başta
olarak bütün dinlere yönelttiği evrensel bir çağrıdır.
Bunda muhtelif milletlerin, farklı dinlerin, çeşitli
vicdanların temelli bir vicdanda, hak bir sözde
nasıl birleşebilecekleri ve İslam’ın
insanlık alemine ne kadar geniş, ne kadar açık
bir hidayet yolu, bir hürriyet kanunu öğrettiği
görülmektedir.
65
– Ey Ehl-i kitap!
Tevrat da, İncil de kendisinden çok sonra gönderildikleri
halde, ne diye İbrahim hakkında iddialaşıyorsunuz?
Buna da mı
akıl erdiremiyorsunuz?
66
– Haydi diyelim ki
az çok bildiğiniz konularda tartışıyorsunuz.
Peki ne
diye hakkında bilginiz olmayan hususlarda tartışıyorsunuz?
Halbuki işin
doğrusunu Allah bilir, siz bilemezsiniz.
67
– İşte bu
konudaki gerçek şudur: İbrahim ne Yahudi, ne
Hıristiyan değildi,
Lakin o
batıl dinlerden uzaklaşmış, tertemiz
halis bir müslüman idi,
Ve asla müşriklerden
olmamıştı.
68
– İnsanlar içinde
İbrahim’e en yakın olanlar, ona tabi
olanlar,
bu
Peygamber ve bu Peygambere iman edenlerdir.
Allah müminlerin
dostudur.
69
– Ehl-i kitaptan
bir kısmı, sizi inancınızdan saptırmak
istedi.
Halbuki
onlar sadece kendilerini saptırırlar da bunun
farkına bile varmazlar.
70
– Ey Ehl-i kitap!
Siz de yanınızdaki kitaplarda doğruluğuna
tanık olup dururken, Allah’ın ayetlerini ne
diye inkar ediyorsunuz?
71
– Ey Ehl-i kitap! Niçin
bile bile hakkı batıl ile karıştırıyor,
niçin bile
bile hakikati gizliyorsunuz?
72-73
– Ehl-i kitaptan bir
guruh birbirlerine, şöyle dediler:
“Şu
müslümanlara indirilen Kitaba günün başlangıcında
(zahiren) iman edin, sonunda da inkar edin,
olur ki
onlar da şüpheye düşüp dinlerinden dönerler.
Ve bir de
kendi dininize tabi olandan başkasına sakın
ha güvenmeyin!”
Ey Resulüm,
de ki: Doğru yol, Allah’ın yoludur”
Yine onlar
kendi aralarında: “Size verilen vahyin, başkalarına
da verildiğine
Veya
Rabbinizin huzurunda müslümanların karşı
delil getirip sizi mağlup edeceklerine inanmayın”
derler.
De ki: “Lütuf
Allah’ın elindedir, dilediğine ihsan eder.
Allah Vasi
ve alimdir (lütfu boldur, her şeyi hakkıyla
bilir). [57,29]
74
– Rahmetini, nübüvvetini
dilediği kuluna has kılar. Allah büyük lütuf
ve inayet sahibidir.”
75
– Ehl-i Kitaptan öylesi
vardır ki kendisine yüklerle altın emanet bıraksan
onları sana öder.
Ama öylesi
de vardır ki, bir altın bile versen başında
dikilip durmadıkça onu sana geri vermez.
Bunun
sebebi, onların: “Ümmiler hakkında ne
yaparsak mübahtır, ondan dolayı sorumlu olmayız.”
demeleridir.
Onlar bile
bile, Allah hakkında yalan uydururlar. [3,14]
“Ümmiler”
kelimesi ile onlar burada, Yahudi olmayan ve kendi çevrelerinde
bulunan “Araplar”ı kasdediyorlardı.
76
– Hakikat öyle değil,
kim ahdini yerine getirir ve haramlardan sakınırsa,
bilsin ki Allah da o sakınanları sever.
77
– Önemsiz bir
menfaat karşılığında,
Allah’a
verdikleri ahdi ve yeminlerini bozanların ahirette
hiçbir nasipleri yoktur.
Kıyamet
günü Allah onlarla konuşmayacak.
Onların
yüzlerine bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır.
Onların
hakkı çok acı bir azaptır.
78
– Ehl-i kitaptan
bir kısmı da, aslında kitaptan olmadığı
halde,
Sizin
kitaptan zannetmeniz için,
Okurken ağızlarını
dillerini eğip bükerler (bazı kelimelerin
telaffuzunu değiştirirler).
Bir şeyler
söyleyip “Bu Allah tarafındandır” derler.
Halbuki o, Allah tarafından değildir.
Bile bile
Allah adına yalan uydururlar.
[2,75]
79
– Allah’ın
kendisine kitap, hüküm, nübüvvet verdiği hiçbir
insanın kalkıp da halka: “Allah’ın
yanısıra bana da kul olun” deme yetkisi
yoktur.
Lakin o
insanlara: “Öğretmekte ve okuyup okutmakta olduğunuz
kitap sayesinde rabbani olun” der.
Hüküm: İlim, anlayış gücü, Allah’ın hükmünü
infaz etme yetkisi;
Rabbani: Fakih, alim, muallim, eğitimci, ilmi ile amil olan kimse
demektir.
80
– Ve o size:
“Melekleri ve peygamberleri rab edinin” diye bir
emir de vermez.
Siz
Allah’a boyun eğen müslüman olduktan sonra,
Hiç kalkıp
sizin küfre sapmanızı emreder mi?
81
– Hem Allah,
vaktiyle peygamberlerden
“size
kitap ve hikmet vermemden sonra,
Sizin yanınızda
bulunan kitabı tasdik edici bir peygamber geldiğinde,
mutlaka ona inanıp yardımcı olacaksınız”
diye söz
almıştır.
Allah:
“Bunu kabul ettiniz, bu ağır yükümü sırtınıza
aldınız mı?” dediğinde onlar:
“Kabul ettik” diye kesin söz verince,
Allah Teala:
“Siz de şahit olun, zaten Ben de sizinle beraber
şahitlik edeceğim” buyurdu. [33,7; 7,172]
Yüce
Allah bu misakı vahy ile almıştır.
O, gönderdiği her peygambere, Hz. Muhammed (a.s.)
ın vasıflarını bildirmiş ve ona
ulaştığı
takdirde destek verme sözü almıştır.
Ayrıca onların da kendi ümmetlerine bu gerçeği
bildirmelerini istemiştir. “Sonra size (...)
peygamber geldiğinde” hitabının asıl
muhatapları Hz. Peygamberin çağdaşı
olan Ehl-i kitaptır.
82
– Artık kim
bundan sonra haktan yüz çevirirse, işte onlar
dinden çıkmış fasıklardır.
83
– Göklerde ve
yerde bulunan kim varsa, gerek isteyerek, gerek
istemeyerek Allah’a itaat ederken,
Hepsi döndürülüp
O’na götürülürken,
Onlar kalkıp
Allah’ın dininden başka bir din mi arıyorlar?
84
– De ki: “Biz
Allah’a iman ettik.
Bize
indirilen vahye, İbrahim’e, İsmail’e
İshak’a, Yakub’a ve torunlarına indirilen
keza Musa’ya,
Îsa’ya, hasılı bütün peygamberlere
Rableri tarafından verilen vahiylere de iman ettik.
(Peygamberlikleri
noktasında) onlar arasında hiçbir ayrım
yapmayız ve biz yalnız Allah’a teslim oluruz.
[2,136]
85
– Kim İslam’dan
başka bir din ararsa,
Bilsin ki
bu din asla ondan kabul edilmeyecek
Ve o ahirette
ziyan edenlerden olacaktır.
86
– Kendilerine kesin
ve açık deliller gelmiş ve Resulün hak
peygamber olduğuna şehadet etmiş iken,
imanlarından
sonra küfre sapan bir topluluğu hiç Allah hidayete
erdirir mi?
Yok, yok!
Allah, zalimler güruhunu cennete giden yola koymaz,
emellerine kavuşturmaz.
Zalimler,
iradeleriyle küfrü tercih ettikleri müddetçe, Allah
onlara hidayet vermez. Yahut “Onlar kafir olarak ölürlerse
Allah onları, cennete giden yola koymaz” demektir
(Nesefi)
87
– Böylelerinin
cezası, Allah’ın, meleklerinin ve bütün
insanların lanetine uğramaktır.
88
– Onlar bu lanetin
içinde ebedi kalacaklardır.
Ne cezaları
hafifletilecek, ne de yüzlerine bakılacaktır.
89
– Ancak daha sonra tövbe
edip nefislerini ıslah edenler, bu hükmün dışındadır.
Çünkü Allah gafurdur, rahimdir (çok affedicidir,
merhamet ve ihsanı boldur).
90
– İmanlarından
sonra küfre sapanların,
sonra inkarda daha da ileri gidenlerin
Tövbeleri
asla kabul edilmez.
İşte
asıl sapıklar bunlardır.
[4,18]
91
– İnkar
yoluna sapan ve kafir olarak can veren kimseler,
kurtuluş fidyesi olarak dünya dolusunca altın
verseler de,
Mümkün değil,
hiçbirinden kabul edilmeyecektir.
Bunların
hakkı, çok acı bir azaptır ve
kendilerini bundan kurtaracak olan da yoktur. [2,123;
14,31; 5,36]
92
– Sevdiğiniz
mallarınızdan Allah yolunda harcamadıkça
“fazilet” mertebesine ulaşamazsınız.
Bununla
beraber her ne infak ederseniz, Allah mutlaka onu bilir.
Birr: “fazilet, iyilik, hayır” demektir. Bu vasfı haiz
olan kimseye berr
(çoğulu: ebrar) denir. Müminin ibadetinin özünde Allah sevgisi olup
O’nun rızasını her şeyden üstün
tutmalıdır. Ebrar defterine kaydedilmek için,
kişinin sevdiği şeyleri Allah yolunda
harcaması gerekir. Yoksa takva, bazı şekli
tarafları tamamlamakla elde edilmez.
93
– Tevrat
indirilmeden önce, İsrail’in (yani Yakub’un)
kendi nefsine haram kıldığı hariç,
diğer bütün yiyecekler İsrailoğullarına
helal idi.
De ki:
İşte meydan! İddianızda samimi
iseniz Tevrat’ı getirip okuyun!
94
– Artık kim
bundan sonra Allah adına yalan söylerse, işte
onlar zalimlerin ta kendileridir.
95
– Sen: “Sadakallah:
Allah sözün doğrusunu söyledi.” de.
Haydi bakalım
Allah’ı bir tanıyarak İbrahimin dinine
uyun.
Pek iyi
bilirsiniz ki o, asla müşriklerden olmamıştı.
96
– İbadet yeri
olarak yeryüzünde yapılan ilk bina Mekkedeki Kabe
olup, pek feyizlidir, insanlar için hidayet rehberidir.
[2,125]
Kıble
ilkin Mescid-i Aksa iken, hicretten bir buçuk yıl
sonra Kabe olarak değiştirilmişti.
Yahudiler “peygamberlerin kıblesi değiştirildi”
diye itiraz ettiler. Bu ayet Hz. İbrahim tarafından
Mekkede bina edilen Kabenin daha kıdemli bir kıble
olduğunu hatırlatarak itirazlarını
cevaplandırmaktadır. Hz. Süleyman tarafından,
M.Ö. bin yıllarında yaptırılan
Mescid-i Aksa ile Kabe arasında yaklaşık
bin yıl kadar bir zaman vardır.
97
– Orada apaçık
alametler ve deliller, İbrahimin makamı vardır.
Kim Beytullaha girerse korkudan emin olur.
Ziyarete gücü
yeten herkese Beytullahı ziyaret etmek, Allah’ın
onun üzerindeki hakkıdır.
Nankörlük
edip bu hakkı tanımayana Allah’ın hiçbir
ihtiyacı yoktur, o bütün alemlerden müstağnidir.
[29,67; 106,3-4]
Kabede
karşılaşılan birçok işaret ve
makbuliyet delili vardır. Verimsiz bir yerde olmasına
rağmen, orada rızık sıkıntısı
çekilmemesi, her taraftan ziyaretçi gelmesi, bütün
Arap yarımadasında 2500 yıl kadar öncesinden
beri etrafta anarşi sürerken yılda dört ay Kabe
ve çevresinde tam güvenliğin hakim olması,
M.S. 571 yılında Kabeyi yıkmaya gelen
Ebrehe ordusunun perişan olması gibi mucizevi
durumlar hatırlatılıyor.
98
– De ki: Ey Ehl-i
Kitap, niçin Allah’ın ayetlerini inkar
ediyorsunuz? Halbuki Allah yaptığınız
her şeyi görmektedir.
{KM, Yeremya 29,23}
99
– De ki: Ey Ehl-i
Kitap! Siz gerçeği görüp bildiğiniz halde,
niçin Allah’ın yolunu eğri göstermeye
yeltenerek iman edenleri Allah yolundan menediyorsunuz?
Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.
100
– Ey iman edenler!
Eğer Ehl-i Kitaptan bir kısmına uyacak
olursanız, iyi bilin ki onlar sizi imanınızdan
sonra küfre çevirmek isterler. [2,
109; 4,89; 3,72]
101
– Sizler nasıl küfre
dönebilirsiniz ki önünüzde Allah’ın ayetleri okunuyor, aranızda
Allah’ın resulü bulunuyor?
Kim Allah’a gönülden
sımsıkı bağlanırsa muhakkak ki o doğru
yola konulmuştur. [57,8-9]
102
– Ey iman edenler! Allah’a
karşı gelmekten nasıl sakınmak gerekirse öylece
sakının.
Ona layık
olduğu tazimi gösterin ve ancak O’na teslim olan müslüman olarak
can verin.
103
– Hepiniz toptan, Allah’ın
ipine (dinine) sımsıkı sarılın, bölünüp ayrılmayın.
Allah’ın sizin
üzerinizdeki nimetini hatırlayın:
Hani siz birbirinize
düşman idiniz de Allah kalplerinizi birbirine ısındırmış
ve onun lütfu ile kardeş oluvermiştiniz.
Siz bir ateş
çukurunun tam kenarında iken oraya düşmekten de sizi O kurtarmıştı.
Allah size ayetlerini
böylece açıklıyor, ta ki doğru yola eresiniz.
[8,63]
İslam’dan
önce Arabistanda insan hayatının hiç değeri kalmamıştı.
En ufak sebeple insanlar vicdansızca öldürülüyordu. Kabile savaşlarının,
kan davalarının sonu gelmiyordu. Mesela Medinedeki Evs ve
Hazrec kabileleri 120 yıldan beri sürekli savaş halinde idiler.
İslam sayesinde birbirlerinin kardeşi oldular.
104
– Ey müminler! İçinizden
hayra çağıran, iyiliği yayıp kötülükleri önlemeye
çalışan bir topluluk bulunsun.
İşte
selamet ve felahı bulanlar bunlar olacaklardır.
[3,110.114; 7,157; 9,71.112; 22,41; 31,17]
105
– Kendilerine kesin delillerin
gelmesinden sonra bölünüp ihtilafa düşenler gibi olmayın.
Onlar için büyük bir azap vardır.
106
– Gün gelecek, birtakım
yüzler ağaracak, bir takım yüzler ise kararacak.
Yüzleri kararanlara:
“Siz misiniz denecek, imanınızdan sonra inkara sapanlar? Tadın
bakalım inkarınız sebebiyle bu acı azabı!”
[75,22-25; 80,38-41; 88,2-8]
107
– Yüzü ak olanlar ise Allah’ın
rahmetindedirler. Hem de orada ebedi kalacaklardır.
108
– İşte bunlar
Allah’ın ayetleridir ki onları sana hakkı gerçekleştirmen
için Biz okuyoruz.
Çünkü şu kesindir
ki Allah insanlara zulmetmek istemez.
109
– Göklerde ve yerde olan
her şey Allah’ındır,
ve bütün işler sonunda O’na raci olur, bütün işleri
O hükme bağlar.
110
– Ey Ümmet-i Muhammed!
Siz insanların iyiliği için meydana çıkarılmış
en hayırlı ümmetsiniz:
İyiliği
yayar, kötülüğü önlersiniz, çünkü Allah’a inanırsınız.
Ehl-i kitap da
bu imana gelseydi, elbette kendileri için iyi olurdu.
İçlerinden
iman edenler varsa da ekserisi dinden çıkmış fasıklardır.
[2,143]
Hz.
Muhammed ümmetinin ayırıcı özelliği: Tevhid, iyiliği
yayma ve kötülüğü önleme olarak bildirilip bu itibarla en hayırlı
ümmet vasfını kazandığı vurgulanıyor.
İyilik diye çevirdiğimiz ma’ruf:
İslam’ın ve aklın meşru ve makbul saydığı
şeydir. Kötülük, yani münker ise: İslam’ın ve aklın gayri meşru, kötü
saydığı şeydir. Bu görev, yalnız yöneticilerin
değil, imkanlarına göre bütün müminlerindir. Hayırlı
ümmet olmak için, çoğunluğun bu vasfı taşıması
gerekir. Ehl-i kitabın kınanmasının sebebi, çoğunluğun
kötü tarafta yer alıp, az olan iyilerin de bu görevi terketmeleri
idi.
111
– Onlar size hiçbir zarar
veremezler, olsa olsa incitirler.
Sizinle savaşacak
olurlarsa, arkalarını dönüp kaçarlar.
Kendilerine yardım
eden de bulunmaz.
112
– Allah’tan gelmiş
olan bir ipe ve insanlar tarafından uzatılan bir ipe (sisteme)
tutunmaları müstesna,
onlar nerede bulunurlarsa
bulunsunlar, üzerlerine zillet damgası vurulmuştur.
Allah’ın gazabına
uğramış, meskenete mahkum edilmişlerdir.
Bu, onların
Allah’ın ayetlerini inkar etmeleri ve nahak yere peygamberleri
öldürmeleri sebebiyle olmuştur.
Çünkü asi olmuşlar
ve haddi aşmışlardır.
Yani:
Onların dünyada elde ettikleri güvenlik, kendileri tarafından
kazanılmış değil, başkalarının yardımı
sayesinde olmuştur. Onlar bu güvenliği ya Allah’ın hükmüne
göre müslümanlardan veya başka sebeplerle gayri müslim devletlerden
almaktadırlar.
113
– Ehl-i kitabın hepsi
bir değildir.
Onların içinde
öyle dosdoğru bir cemaat vardır ki,
Gece saatlerinde
Allah’ın ayetlerini okuyarak secdelere kapanırlar.
{KM, Mezmurlar 42,9; 77,3; 134,2. Resullerin işleri 16,25}
114
– Bunlar Allah’ı ve
ahireti tasdik eder, iyiliği yayar, kötülükleri önler ve hayırlı
işlere yarışırcasına koşarlar.
İşte
onlar salihlerdendirler. [3,110]
115
– Yaptıkları
hayır ve iyiliklerden, mükafatsız kalan bir tek iyilik bile
bulunmayacaktır.
Allah günahlardan
korunan takva ehlini pek iyi bilir.
116
– Kafir olanların
ne malları ne de evlatları, kendilerini Allah’ın cezasından
asla kurtaramaz.
Onlar cehennemlik
olup orada ebediyyen kalacaklardır.
117
– O batıl yollarda
olanların bu dünya hayatında harcadıkları malların
durumu,
Kendi öz canlarına
zulmeden kimselerin ekinine isabet eden
Ve o mahsulü kasıp
kavuran bir rüzgarın durumuna benzer.
Doğrusu Allah
onlara zulmetmedi, ama onlar kendi kendilerine zulmettiler.
Hak
dini inkar eden akımlar değişik de olsalar, batıl
olmakta müşterektirler. Bunlar servetlerini sırf dünya için
değerlendirirler. Fakat sırf dünyaya yöneldikleri halde dünyayı
da doğru dürüst yönetemezler. Zira dünya - ahiret dengesi üzerinde
duran fıtrata karşı çıkarlar. Bu sebeple harcamalar
dengesiz olur. Tahrib edici silahlanma uğruna milyarlar seferber
olur. Yüz milyonlar aç iken böylesi harcamalar yapılır. Fakat
sonunda, dünya hayatı bile perişan olur.
118
– Ey iman edenler! Siz
müslümanlardan başkasını sırdaş edinmeyin.
Çünkü onlar size
şer ve fesat çıkarmada ellerinden geleni bırakmazlar.
Daima sizin sıkıntıya
düşmenizi isterler.
Size olan düşmanlıkları,
zaten ağızlarından taşıp meydana çıkmıştır.
Kalplerinin gizlediği
düşmanlık ise daha fazladır.
Ayetlerimizi size
iyice açıkladık. Eğer akıllarınızı
kullanırsanız, onlardan yararlanırsınız.
119
– İşte siz o
kimselersiniz ki o düşmanlarınızı seversiniz,
Halbuki siz bütün
kitaplara iman ettiğiniz halde, onlar sizi sevmezler.
Hem huzurunuza
geldiler mi “amenna!” biz de “inandık!” derler. Aralarında
başbaşa kaldıkları vakit de, size duydukları
kin ve düşmanlık sebebiyle, parmaklarını ısırırlar.
De ki: “Geberin
kininizle!” Allah bütün kalplerin künhünü bilir.
120
– Size bir ferahlığın,
bir nimetin ulaşması onları tasalandırır.
Bir fenalığın
gelmesine ise, adeta bayılırlar.
Şayet siz
sabreder ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız,
onların tuzakları size hiçbir zarar veremez.
Çünkü Allah, elbette
onların yaptıklarını ilmiyle, kudretiyle kuşatmıştır.
121
– Hani bir vakit, ey resulüm,
sen ailenden sabah erken ayrılmış, müminlere savaş
mevzileri hazırlamak için yola çıkmıştın.
Allah, semi ve
alimdir (hakkıyla işitir ve bilir).
Buradan
itibaren uhud savaşı vesilesi ile birtakım ilahi buyruklar,
müminlere ebediyyen ders vermek üzere tescil ediliyor. Hicretin 3. yılında
Kureyş, müslümanlara göre çok daha üstün bir kuvvetle Medine’ye
saldırdı. Savaş pek zorlu geçti. Müslümanlar galip gelmişlerdi
ki Hz. Peygamber (a.s.)ın talimatını unutma ve ganimet
peşine düşme sonucu, durum değişti. Müslümanlar
yetmiş kadar şehid verdiler. Galibiyet ortada kaldı.
Allah’ın hikmeti, müminlere çeşitli dersler vermek istedi.
122
– Ve hani sizden iki bölük,
Allah da kendilerinin yardımcıları olduğu halde,
korkarak geri çekilmeye yeltenmişlerdi.
Halbuki müminlere
düşen, yalnız Allah’a dayanıp güvenmeleridir.
Bunlar
Beni Seleme ile Beni Harise olup münafıkların başkanı
İbn Übey 300 adamı ile ayrıldığında onlar
da tereddüde düşmüşlerdi. İbn Übey, istişare sırasında
Medine dışına çıkmamayı önermişti. Hz.
Peygamber’in de şahsi görüşü bu şekilde idi. Onun için,
gönülsüz olarak uhud’a çıkmıştı.
123
– Gerçekten, sizler birkaç
biçare iken, Bedir’de Allah sizi yardımına mazhar etmişti.
O halde Allah’a
karşı gelmekten sakının ki şükretmiş olasınız.
Bedir,
Medine’nin 120 km. güneybatısında, Kızıldeniz sahiline
20 km, uzaklıkta, Mekke-Suriye yolu üzerinde bir köydür. Hicri
2. yıl ramazan ayında vuku bulan savaş müslümanların
kesin zaferleriyle sonuçlanmıştı.
124
– O vakit sen müminlere:
“Rabbinizin, indirdiği üç bin melek ile size imdad göndermesi yetmez
mi?” diyordun. [8,9-10; 9,26.40; 33,9] {KM,
II Samuel 5,24; II Makkabe 5,2-4; Matta 26,53}
125
– Evet, eğer sabreder
ve itaatsizlikten sakınırsanız, -düşmanlarınız
da hemen üzerinize geliverirlerse-
Rabbiniz, formalı
formalı tam beş bin melek göndererek size yardım edecektir.
126
– Allah bu imdadı
sırf size müjde olsun ve kalpleriniz bununla müsterih olsun diye
yaptı.
Nusret ve zafer,
ancak (mutlak galib, tam hüküm ve hikmet sahibi), aziz ve hakim olan
Allah tarafından gelir. [9,25-27; 47,4;
3,160]
127
– Evet, Allah Teala kafirlerden
ileri gelenleri imha etmek
Veya onları
başaşağı ederek ümitsiz bir hale düşürmek için
size bu imdadı gönderdi.
128
– Bu hususta sana ait bir
iş yoktur:
Allah ister onlara
tövbe nasib edip bağışlar, ister nefislerine zulmettikleri
için onları cezalandırır.
Senin görevin sadece
uyarıp irşad etmektir. [13,40;
28,56]
129
– Göklerde ne var, yerde
ne varsa hepsi Allah’ındır.
O dilediğini
affeder, dilediğini cezalandırır. Allah gafurdur, rahimdir
(çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur).
130
– Ey iman edenler! Kat
kat faiz yemeyin. Allah’a karşı gelmekten sakının
ki felah bulasınız. [2,275]
Cahiliye
döneminde faizli borçlar vadesinde ödenmez ve borçlu sürenin uzatılmasını
isterse, tefeci borcun miktarını artırır, böylece
zamanla faiz, anaparayı geçerdi. Ayet faizi mutlak olarak yasaklamakta
olup, kat kat olma şartı o zaman cari olan durumu bildirmektedir.
(Bkz. 2,275-276, 278)
131
– Hem kafirler için hazırlanmış
bulunan o ateşten korunun!
132
– Allah’a ve Resulüne itaat
edin ki merhamete nail olasınız.
133
– Rabbiniz tarafından
bir mağfirete,
Genişliği
göklerle yer kadar olan ve
Müttakiler için
hazırlanmış olan bir cennete doğru yarışırcasına
koşuşun! [57,21]
134
– O müttakiler ki bollukta
da darlıkta da Allah yolunda harcarlar,
Kızdıklarında
öfkelerini yutar, insanların kusurlarını affederler.
Allah da böyle
iyi davrananları sever.
135
– O müttakiler ki çirkin
bir iş yaptıklarında veya kendi nefislerine zulmettiklerinde,
peşinden hemen Allah’ı anar, günahlarının affedilmesini
dilerler.
Zaten günahları
Allah’tan başka kim affeder ki?
Bir de onlar bile
bile işledikleri günahlarda ısrar etmez, o günahları
sürdürmezler. [9,104; 4,110]
136
– İşte onların
mükafatları, Rab’leri tarafından büyük bir af ile, kendilerinin
ebedi olarak kalacakları, içinden ırmaklar akan cennetler
olacaktır.
Güzel iş yapanların
mükafatı ne de güzel!
137
– Sizden önce, Allah’ın
koymuş olduğu hayat kanunlarına uygun olarak, nice olaylar,
ümmetler geçti...
İsterseniz
dünyayı gezip dolaşın da dini yalan sayanların akıbetlerini
görün!
138
– İşte bu, bütün
insanlara yöneltilen bir açıklamadır,
Haramlardan korunacak
müttakiler için bir hidayet ve öğüttür.
139
– Sakın yılmayın,
üzüntüye kapılmayın, eğer iman ediyorsanız mutlaka
üstün gelirsiniz.
Muhtemel
başka manalar:
“Eğer
mümin iseniz, yılmayınız üzüntüye kapılmayınız.
Çünkü siz hep üstünsünüz.”
Şu
mana da mümkündür:
“Siz,
konum bakımından daha üstün iken yılmayın, üzüntüye
kapılmayın. Zira siz, Allah rızası gibi yüce bir
gaye ile, O’nun dinini yüceltmek için savaşıyorsunuz. Onlar
ise şeytan yolunda savaşıyorlar. Hem sizden olanlar cennette,
onlardan olanlar cehennemdedirler.” (Nesefi)
140-141
– Şayet siz yara aldı
iseniz, karşınızdaki düşman topluluğu da benzeri
bir yara aldı.
İşte
Biz, Allah’ın gerçek müminleri meydana çıkarması,
Sizden şehitler
edinmesi, müminleri tertemiz yapıp kafirleri imha etmesi için,
zafer günlerini insanlar arasında nöbetleşe döndürür dururuz.
Allah zalimleri
sevmez.
142
– Allah, sizin içinizden
cihad edenlerle sabır gösterenleri ayırd edip meydana çıkarmadan,
kolayca cennete girivereceğinizi mi zannettiniz? [2,214;
29,2]
143
– Siz ölümle yüzyüze gelmeden
önce, şehid olmayı temenni etmiştiniz.
İşte
şimdi onu ayan beyan gördünüz.
144
– Muhammed, sadece resuldür,
elçidir.
Nitekim ondan önce
de nice resuller gelip geçmiştir. Şayet o ölür veya öldürülürse,
Siz hemen gerisin
geriye dinden mi döneceksiniz?
Kim geri döner,
dinden çıkarsa, bilsin ki Allah’a asla zarar veremez.
Ama Allah hidayetin
kadrini bilip şükredenleri bol bol mükafatlandıracaktır.
[33,40; 57,2; 58,29; 61,6]
Bu
ayet uhud savaşında münafıkların yıkıcı
dedikodularına cevap mahiyetindedir. Savaşta Hz. Peygamber
(a.s.) ın öldürüldüğü haberi yayılınca müminler
üzüldü, münafıklar ise çeşitli planlar, dinden dönme vs. düşüncelerine
girdiler. Cenab-ı Allah ebedi davanın fani şahıslar
üzerine bina edilmediğini hatırlatmak üzere böyle buyurmuştur.
Hz.
Peygamber (a.s.) ın vefat ettiği gün, o müthiş üzüntü
sırasında Hz. Ebu Bekir (r.a) mescide gelerek ashaba şöyle
hitap etti: “Bakın! Kim Muhammede tapıyor idiyse, bilsin ki
Muhammed öldü. Kim Allah’a tapıyorsa, Allah diridir, asla ölmez”
deyip peşinden bu ayeti okuyunca, ashab bu ayeti adeta tamamen
unutmuş olduklarını hayretle görmüşlerdi.
145
– Allah izin vermedikçe
hiç bir kişi ölemez.
Bu, belli bir vakte
bağlanmış, takdir edilmiştir.
Her kim dünya mükafatını
isterse, kendisine dünyalık birşeyler veririz.
Kim ahiret mükafatı
isterse ona da bundan veririz.
Biz, şükredenleri
elbette ödüllendireceğiz. [35,11; 6,2;
42,20; 17,18-19]
146
– Nice peygamberler gelip
geçti ki onlarla beraber
Kendisini Allah’a
adamış birçok rabbaniler savaştı.
Onlar, Allah yolunda
başlarına gelen zorluklar sebebiyle asla yılmadılar,
Zayıflık
göstermediler, düşmanlarına boyun da eğmediler.
Allah böyle sabırlı
insanları sever.
147
– Evet onların bu
durumda dedikleri sadece şu oldu:
“Ey bizim kerim
Rabbimiz, günahlarımızı ve işlerimizdeki aşırılıklarımızı
affet!
Ayaklarımızı
hak yolda sabit kıl ve kafirler güruhuna karşı bize yardım
eyle.”
148
– Allah da onlara hem dünya
mükafatını, hem de o güzelim ahiret mükafatını verdi.
Allah elbette muhsinleri,
hep iyi davrananları sever.
149
– Ey iman edenler! Şayet
siz kafirlere itaat ederseniz, onlar sizi, dininizden döndürürler.
Siz de ziyana uğrayanlardan
olursunuz.
150
– Bilakis sizin mevlanız
Allah’tır, ve O yardım edenlerin en hayırlısıdır.
151
– O kafirler, Allah’ın,
tanrılıklarını kabul ettiğine dair hiç bir
delil indirmediği bir takım nesneleri Allah’a ortak saydıkları
için,
Onların kalplerine
korku salacağız.
Onların gidecekleri
yer cehennemdir.
Zalimlerin varacağı
yer ne kötüdür!
152
– Allah size yaptığı
yardım vaadini gerçekleştirdi:
O’nun izni ile
o düşmanlarınızı kırıp geçiriyordunuz.
Allah’ın,
size arzuladığınız galibiyeti göstermesine kadar,
böylece bu vaad yerine geldi
Ama sonra siz isyan
ettiniz, verilen emir hakkında çekiştiniz, yılgınlık
gösterdiniz.
O esnada kiminiz
dünya menfaatini istiyordu, kiminiz ahiret mükafatını.
Sonra Allah sizi
denemek için, onlara karşı size verdiği desteği
geri çekti, bozguna uğradınız.
Bununla beraber
sizin kusurlarınızı bağışladı da!
Zaten Allah müminlere
bol lütuf ve inayet sahibidir.
Okçuların
Hz. Peygamberin talimatını unutarak yerlerinden ayrılmalarındaki
hataya işaret edilmektedir.
153
– O vakit siz savaş
meydanından hızla uzaklaşıyor,
Dönüp hiç kimseye
bakmıyordunuz.
Peygamber ise peşinizden
sizi çağırıp duruyordu.
Bunun üzerine Allah,
keder üzerine keder vererek sizi cezalandırdı.
Allah’ın sizi
affetmesi, ne elinizden gidene, ne de başınıza gelen
felakete esef etmemeniz içindir.
Allah bütün yaptıklarınızdan
haberdardır.
154
– Sonra o kederin peşinden
üzerinize bir güven duygusu indirdi.
Sizden bir kısmını
bürüyen tatlı bir uyku hali verdi.
Bir kısmınız
ise can derdine düşmüş,
Allah hakkında
Cahiliye devrindekine benzer, gerçek dışı şeyler
düşünüyorlar:
“Bu işin kararlaştırılmasında
bizim yetkimiz mi var? Ne gezer!” diye söyleniyorlardı.
De ki: “Bütün yetki
ve karar Allah’ındır”
Onlar aslında
içlerinde, sana karşı açığa vuramadıkları
birşeyler saklıyor ve kendi aralarında:
“Bu emir ve komuta
işinde bir payımız olsaydı, şimdi burada olmaz,
öldürülmezdik” diyorlardı.
De ki: Siz evlerinizde
dahi olsaydınız haklarında ölüm takdir edilenler, mutlaka
düşüp ölecekleri yerlere doğru çıkacaklardı.
Allah, sizin içinizde
olanı sınamak
Ve kalplerinizi
her türlü vesveseden ve kirden arındırıp
Pırıl
pırıl yapmak içindir ki bunu başınıza getirdi.
Allah sinelerin
özünü dahi bilir. [48,12]
Bazı
münafıklar, müslümanlarla birlikte savaşa katıldıklarına
pişman olmuşlardı. Aralarında konuşurken: “Yönetimde
rolümüz olsaydı, fikrimizle hareket edilseydi, böyle perişan
olmaz, bu kadar ölü vermezdik” diyorlardı. Böylece Peygamberimizi
itham ediyor, müminlerin de maneviyatlarını bozuyorlardı.
155
– İki ordunun karşılaştığı
gün içinizden arkasına dönüp kaçanlar var ya!
İşte
onları, işlemiş oldukları birtakım hataları
sebebiyle şeytan kaydırmak istemişti.
Allah yine de onları
affetti. Çünkü Allah gafurdur, galimdir (çok affedici ve müsamahalıdır).
156
– Ey iman edenler! Dini
inkar edip de Allah için seferde ölen veya gazalarda öldürülen arkadaşları
hakkında:
“Bizim yanımızda
olsalardı ne ölürler, ne de öldürülürlerdi” diyenler gibi olmayın.
Allah bunu, onların
gönüllerinde bir hasret, bir yürek yarası olarak bıraksın
diye yaptı.
Hayatı veren
de, alan da Allah’tır. Allah bütün yaptıklarınızı
görür.
157
– Eğer Allah yolunda
öldürülür veya ölürseniz,
Bilin ki Allah
tarafından bir mağfiret ve rahmet, bütün insanların topladıkları
mallardan daha hayırlıdır.
158
– Sizler ölseniz de, öldürülseniz
de, sonunda Allah’ın huzurunda toplanacaksınız.
159
– İnsanlara yumuşak
davranman da Allah’ın merhametinin eseridir.
Eğer katı
yürekli, kaba biri olsaydın, insanlar senin etrafından dağılıverirlerdi.
Öyleyse onların
kusurlarını affet, onlar için mağfiret dile,
Ve işleri
onlarla müşavere et.
Bir kere de azmettin
mi, yalnız Allah’a tevekkül et. Allah muhakkak ki Kendisine dayanıp
güvenenleri sever. [9,128]
Bu
ayet istişarenin ne derece önemli olduğunu gösterir. Şöyle
ki: Düşman saldırısı karşısında Hz.
Peygamber (a.s.) savaş stratejisi konusunda ashabını
toplayıp danıştı. Şahsi fikrine göre, şehir
dışına çıkmak yerine Medinede kalarak savunma savaşı
yapılmalıydı. Karşı görüş taraftarları
fazla olunca onların fikrine uyup uhuda çıktı. Savaş
neticesinde bunun iyi sonuç vermediği anlaşıldı.
Buna rağmen hemen bu savaş akabinde gelen bu ayet istişareyi
emrediyor. Demek ki danışmada büyük bir hayır ve bereket
vardır.
160
– Eğer Allah size
yardım ederse, size üstün gelecek hiç kimse olamaz.
Şayet o sizi
yardımsız bırakırsa, artık O’ndan sonra kim
size yardım edebilir ki?
Öyleyse müminler
yalnız Allah’a güvenmelidirler.
161
– Emanete hıyanet
etmek, bir peygamberin yapacağı bir iş değildir.
Her kim hıyanet
edip de ganimetten veya kamuya ait hasılattan bir şey aşırır,
bunu da gizlerse, kıyamet gününe o vebalini aldığı
şeyler, boynuna asılı olarak gelir.
Sonra her kişiye
kazandığı şeylerin mükafat veya cezası eksiksiz
ödenir
Ve onlar asla haksızlığa
uğratılmazlar.
162
– Allah’ın rıza
yolunu tutmuş, o yolda koşan kimse, hiç Allah’ın hışmına
uğrayan ve son durağı cehennem olan kimse gibi olur mu?
Ne kötü bir yerdir
o cehennem! [13,19; 28,61]
163
– Rıza yolunu tutanlar
Allah’ın huzurunda derece derecedirler. Allah insanların yaptığı
herşeyi görür.
164
– Gerçekten Allah, kendi
içlerinden birini, onlara ayetlerini okuması,
Onları her
türlü kötülüklerden arındırması,
Kendilerine kitap
ve hikmeti öğretmesi için resul yapmakla,
müminlere büyük
bir lütuf ve inayette bulunmuştur.
Halbuki daha önce
onlar besbelli bir sapıklık içinde idiler. [2,129.151;
16,72; 41,6; 25,20; 12, 109]
165
– Hal böyle iken, düşmanlarınızın
başına iki mislini getirdiğiniz bir bela sizin başınıza
gelince: “Bu nereden geldi?” mi diyorsunuz?
De ki: “Bu felaket
sizin yüzünüzdendir” Muhakkak ki Allah her şeye kadirdir.
uhud’da
müslümanlar yetmiş şehit verdiler. Oysa Bedir’de müşrikler
70 ölü, 70 de esir vermişlerdi. Böylece onların kaybı,
müslümanlarınkinin iki misli olmuştu.
166-167
– İki ordunun karşılaştığı
gün başınıza gelen musibet Allah’ın izniyle olmuştu.
Bu da O’nun müminleri
ayırd etmesi, münafıklık yapanları da meydana çıkarması
için idi.
O münafıklara:
“Gelin, Allah yolunda savaşın veya hiç olmazsa düşmanınızın
size ve ailelerinize saldırmasını önleyin” denildiğinde:
“Biz savaş
olacağını bilseydik size katılırdık” dediler.
Doğrusu o
gün onlar imandan ziyade küfre yakın idiler. Onlar, ağızlarıyla,
kalplerinde olmayan şeyleri söylüyorlardı. Ama Allah onların
gizlediklerini pek iyi bilir.
Kureyş
ordusunun saldırısı sebebiyle uhud savaşı
öncesinde Hz. Peygamber, ashabı ile istişare etti.
Şahsi görüşü, şehir dışına çıkmaksızın
savunma yapmaktı. İbn Übeyy de bu görüşte idi. Gençler
meydan savaşı isteyip ağır basınca, Hz. Peygamber
de ordusunu gönülsüz olarak çıkardı. Onun bu halini ve şahsi
fikrini bahane ederek, İbn Übey üç yüz kadar adamı ile ayrılıp
Medineye döndüler. Müslümanlar yediyüz kişi olarak Medineyi savunmada
yalnız kaldılar. Antlaşma gereği savaşa katılması
gereken Yahudiler de, Cumartesine rastlamasını bahane ederek
katılmadılar. İbn Übeyy grubuna: “Ahdiniz gereği,
gelin Medineyi beraberce savunalım” denilince onlar: “Savaş
olacağını sanmıyoruz. Bugün savaşacağınızı
bilseydik biz de sizinle savaşırdık!” diyerek çekip gittiler.
Münafıklar
bu sözleriyle şunu da kasdetmiş olabilirler: “Harp işinde
mahir olanlar, sizin yaptığınıza “savaş” demezler.
Sizin yaptığınız, kendinizi tehlikeye atmaktır”
(Nesefi).
168
– Onlar o münafıklardır
ki kendileri savaşa çıkmayıp evde oturmaları yetmiyor
gibi, bir de kalkıp bilgiçlik taslayarak savaşta şehid
olan arkadaşları hakkında: “Sözümüze kulak verselerdi
böyle öldürülmezlerdi” derler. De ki: “Eğer, iddianızda tutarlı
iseniz, haydi elinizden geliyorsa kendinizi ölümün elinden kurtarın
bakalım!”
169
– Allah yolunda öldürülenleri
sakın ölü zannetme! Bilakis onlar hayatta olup, Rab’lerinin katında
yaşarlar, rızıklanırlar.
[2,154]
170
– Allah’ın lütfundan
ihsan ettiği nimetlere kavuşmaktan dolayı sevinç içindedirler.
Arkalarından henüz kendilerine kavuşmayan müstakbel şehitlere,
“kendilerine hiçbir korku olmayacağına ve üzüntü hissetmeyeceklerine”
dair de müjde vermek isterler.
Hz.
Peygamber (a.s.), uhud şehitlerinin ruhlarının, yeşil
kuşların içinde cennette aldıkları zevkleri nakleder
ve sonunda: “Keşke Allah’ın bize neler verdiğini kardeşlerimiz
bilse de cihattan çekinmeselerdi” demelerine karşılık,
Cenab’ı Allah’ın “Sizden taraf Ben onlara bunu tebliğ
ederim” buyurup bu ayeti gönderdiğini bildirir.
171
– Onlar Allah’ın nimeti
ve lütfu ile ve Allah’ın müminlere olan mükafatını zayi
etmeyeceği müjdesiyle de sevinirler.
172
– Hele o yara aldıktan
sonra Allah’ın ve resulünün çağrısına uyup gönül
verenlere, hele onlar gibi ihsan ve takva sahiplerine pek büyük mükafatlar
vardır.
uhud
savaşından sonra Kureyş ordusu Mekke’ye doğru bir
miktar yol aldıktan sonra, müslümanları yerle bir etme fırsatı
ellerine geçmişken neden yapmadıklarına esef edip harp
konseyi topladılar. Fakat sonuçta Medine’ye hücum kuvvetini kendilerinde
bulamayıp Mekke’ye doğru devam ettiler. O sırada Hz.
Peygamber de bir saldırı ihtimalini düşünerek uhud’un
ertesi günü “Kureyşi kovalayalım!” emrini verdi. Müminler
bitkin, durum kritik olmasına rağmen çağrıya uydular
ve Medine’den 15 km. kadar uzakta olan Hamra’ul-esed’e kadar gidip düşmana
göründüler. Üç gün orada kaldılar. Kureyş hücuma cesaret edemedi.
Müslümanlar da bir nevi rövanş alarak maneviyatlarını
kazandılar. Ayrılırken Ebu Süfyan: “Ertesi sene Küçük
Bedir pazarında karşılaşalım” diye söz verdi.
173
– Onlar öyle kimselerdir
ki halk kendilerine: “Düşmanlarınız olan insanlar size
karşı ordu hazırladılar, aman onlardan kendinizi
koruyun” dediklerinde, bu tehdit onların imanlarını artırmış
ve “Hasbunallah ve ni’me’l-vekil” “Allah bize yeter. O ne güzel vekildir!”
demişlerdir. [6,102; 11,12; 39,62]
174
– Sonra da kendilerine
hiç bir fenalık dokunmadan,
Allah’tan bir afiyet,
selamet ve lütuf ile geri döndüler ve Allah’ın rızasına
uydular.
Allah çok büyük
lütuf ve inayet sahibidir.
175
– Size o haberi getiren
adam şeytanın tekidir.
O sizi kendi dostları
ile korkutmak ister.
Fakat siz mümin
iseniz onlardan korkmayın, Ben’den korkun. [39,36-38;
58,21; 22,40; 47-7; 40,51-52; 4,76; 58,19]
Razi’ye
ve birçok müfessire göre bu şeytandan maksat, Mekke’li müşriklerin
Medinedeki müslümanlar arasında aleyhte propaganda yapmak üzere
gönderdikleri Nuaym b. Mes’ud Eşceidir. Demek burada, cin şeytanının
insan kılığına girmiş şekli olan bir insi
şeytan söz konusudur.
uhud
savaşı sonunda galip mağlup belli olmadı. Mekke’lilerin
komutanı Ebu Süfyan ayrılırken: “Rövanşımız
gelecek sene Bedir panayırında olsun!” diye bağırınca
Peygamberimiz: “Öyle olsun!” dedi. Vakit gelince Mekkeliler korktular.
Durumu kurtarmak için Nuaym’ı propaganda için gönderdiler. Fakat
Hz. Peygamber yılmayıp oraya gitti. Sekiz gün kalıp galibiyetini
tescil etti. Mekkeliler ise gelmediler.
İkinci
tefsire göre: Cinni şeytan, vesvesesi ile ancak dostları olan
kafir ve münafıkları etkiler, yoksa Allah’ın dostları
olan müminleri korkutamaz.
176
– İnkara koşuşanlar
sana kaygı vermesin, Onlar Allah’ın dinine asla zarar veremezler.
Allah onlara ahirette
nasip vermemek istiyor. Onlara büyük bir azap vardır.
177
– İmana bedel inkarı
tercih edenler Allah’ın dinine hiç bir zarar veremezler ve onlar
için gayet acı bir azap vardır.
178
– O kafirler kendilerine
mühlet vermemizin kendileri hakkında hayır olduğunu sanmasınlar.
Onlara mühlet vermemiz,
günahlarının artması içindir. Onlara zelil ve perişan
eden bir azap vardır. [23,55-56; 68,44;
9,55]
179
– Allah müminleri içinde
bulunduğunuz şu halde bırakacak değildir.
Sonunda temiz ile
murdarı ayıracaktır.
Allah sizin hepinizi
gayba vakıf kılacak da değildir.
Fakat Allah, resullerinden
dilediğini seçer (onu gayba vakıf kılar).
O halde Allah’a
ve resullerine iman edin. Eğer iman eder ve Allah’a karşı
gelmekten sakınırsanız size büyük mükafat vardır.
[72,26-27]
180
– Allah’ın kendilerine
lütfu ile bol bol verdiği nimetlerde cimrilik edip harcamayanlar,
sakın bu hali kendileri için hayırlı sanmasınlar.
Hayır! Bu, onların hakkında şerdir.
Cimrilik edip vermedikleri
malları kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır.
Kaldı ki göklerin
ve yerin mirası Allah’ındır.
Allah ne yaparsanız
hepsinden haberdardır.
Mal
mülk sahipleri, mallarını bırakacak, toprağa yalnız
gireceklerdir. Mal mülk asıl sahibine dönecektir.
181
– “Allah fakirdir biz ise
zenginiz” diyenlerin sözlerini Allah elbette işitmiştir. Ama
Biz onların dedikleri bu sözü
Ve peygamberleri
nahak yere öldürmelerini yazacağız
Ve “Tadın
bakalım o yakıcı cezayı!” diyeceğiz.
[2,245]
182
– İşte bu sizin
ellerinizle işlediğiniz
günahların karşılığıdır. Çünkü
Allah kullarına haksızlık edecek değildir.
[2,95]
183
– Onlar dediler ki: “Allah,
ateşin yakıp kor haline getireceği bir kurban getirmedikçe
hiçbir peygambere inanmamamızı emretti.”
Onlara cevaben
de ki: “Benden önce birçok peygamber açık delillerin (mucizelerin)
yanında, sizin öne sürdüğünüz kurbanı da getirdiler.
Peki sözünüzde samimi iseniz, onları niçin öldürdünüz?”
[5,27; 2,91] {KM, Levililer 9,23-24; I Kırallar 18,38}
Bu,
o Yahudiler tarafından Allah’a iftiradır Tevrat’ta yakılmış
kurbanlardan bahsedilmekle beraber (Hakimler, 6,20-21; Levililer 9,24;
II Tarihler 7,1-2) bunlar peygamberliğin asıl işaretlerinden
sayılmazlar. Bunlar sadece Allah’ın yapılan takdimeyi
kabul ettiğini gösteren alametlerdir. Onlar güya Hz. Muhammed’in
nübüvvetini reddetmek için bu bahaneyi ileri sürdüler. Kur’an itirazlarını
ağızlarına tıkadı, dürüst olmadıklarını
şöyle ispatladı: “Söyleyin bakalım: Bu şartınıza
uyan Peygamberlerinizi neden öldürdünüz?” (Mesela İlyas (a.s.)
a yaptıkları: I Krallar, 18 ve 19)
184
– Eğer onlar senin
nübüvvetini yalan saydılarsa, üzülme!
Zaten senden önce
açık deliller, mucizeler, sahifeler ve nurlu kitaplar getiren nice
resullere de yalancı denilmişti.
[16,44; 26,196; 35,25; 54,43]
185
– Her canlı ölümü tadacaktır.
Siz ey insanlar,
çalışmalarınızın ücretini ancak kıyamet
günü tam bir şekilde alacaksınız.
O vakit, kim ateşten
uzaklaştırılıp cennete yerleştirilirse, işte
o muradına ermiştir.
Yoksa bu dünya
hayatı, aldatıcı ve geçici bir zevkten başka bir
şey değildir. [87,16-17; 28,60;
55,26-27]
186
– Şu muhakkak ki gerek
mallarınızda, gerek canlarınızda imtihana tabi tutulacaksınız.
Sizden önce kendilerine
kitap verilen Yahudi ve Hıristiyanlardan ve bir de müşriklerden
sizi inciten bir çok söz işiteceksiniz.
Ama siz sabreder
ve takva ölçüleri içinde korunursanız, muhakkak ki bu davranış,
yapılacak işlerin en değerlisidir. [2,155-156;
2,109]
187
– Vaktiyle Allah Ehl-i kitaptan
“Kitabı mutlaka insanlara açıklayıp anlatacaksınız,
Onu asla gizlemeyeceksiniz”
diye teminat almıştı.
Fakat onlar bu
ahdi önemsemeyerek kulak ardı ettiler,
onu az bir bahaya sattılar.
Bakın ne kötü
bir alışveriş!
188
– Yaptıklarından
ötürü sevinen,
Öbür taraftan yapmadıkları
işlerden dolayı övülmek isteyen kimselerin
Sakın azaptan
yakayı kurtaracaklarını sanma! Çünkü onlara o can yakıcı
azap vardır.
Siyak
itibariyle bu vasıflar, bir önceki ayette bildirildiği üzere,
o zamanki Ehl-i kitap bilginlerinin vasıflarıdır. Zira
İbn Abbas (r.a) ın dediği gibi “Hz. Peygamber (a.s.)
bir defasında onlara bir şey sormuştu. Onlar da gerçeği
gizleyip, ona başka bir şey söylediler. Yaptıkları
bu iş hoşlarına gitti, üstelik verdikleri bu yanlış
bilgiden ötürü bir de teşekkür beklediler.” Ayet onların içyüzlerini
ortaya koydu.
Demek
ki bu ayet birinci derecede: Yahudi bilginleri, ikinci derecede münafıklar,
üçüncü derecede de müminler hakkında indirilmiş sayılır.
Zira müminler, nefis ve şeytanın tesiriyle bu zaafa düşmesinler
diye, onların durumlarından ders almalıdırlar.
189
– Göklerin ve yerin hakimiyeti
Allah’ındır ve Allah herşeye kadirdir.
Allah
Teala kullarını; gökleri ve yeri, zaman ve mekanı dolduran
kudret, san’at, hikmet harikası sayısız eserlerini tefekküre
ve bu şuurla olan ibadete yöneltiyor. Hz. Peygamber bu ayet hakkında
şöyle buyurmuştur: “Yazıklar olsun bunu çeneleri arasında
çiğneyip de bunun hakkında düşünmeyenlere!”
190
– Muhakkak göklerin ve
yerin yaratılışında,
gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde düşünen
insanlar için elbette ayetler vardır. [12,105-106]
191
– Onlar ki Allah’ı
gah ayakta divan durarak,
Gah oturarak, gah
yanları üzere zikreder,
Göklerin ve yerin
yaratılışı hakkında düşünürler ve derler
ki:
“Ey büyük Rabbimiz!
Sen bunları gayesiz, boşuna yaratmadın.
Seni bu gibi noksanlardan
tenzih ederiz.
Sen bizi o ateş
azabından koru!” [4,103; 38, 27] {KM,
Tesniye 6,7; 11,19}
192
– “Ey ulu Rabbimiz! Sen
kimi ateşe koyarsan, muhakkak onu rüsvay edersin. Zalimlerin hiç
bir yardımcısı yoktur.”
193
– “Ya Rabbena! Biz, imana
çağıran ve “Rabbinize inanın” diye tevhide davet eden
bir zatı duyduk ve icabet ettik.
Artık Sen
bizi affet, kusurlarımızı bağışla ve iyilerle
birlikte bizim canımızı al.”
[3,198]
194
– “Ya Rabbena! Resullerin
vasıtasıyla bize vaad ettiğin mükafatları bize lutfet,
bizi kıyamet günü rüsvay ve perişan eyleme. Sen asla sözünden
dönmezsin”
195
– Onların Rabbi de
dualarına şöyle icabet buyurdu:
“Sizden gerek erkek,
gerek kadın hayır işleyen hiçbir kimsenin çalışmasını
zayi etmem. Çünkü siz birbirinizdensiniz, birbirinizden farkınız
yoktur.
Benim rızam
için hicret edenlerin, vatanlarından sürülenlerin,
Benim yolumda işkenceye,
zarara uğrayanların,
Benim yolumda savaşanların
ve öldürülenlerin,
Elbette kusurlarını
örtecek ve elbette onları Allah tarafından mükafat olarak
içinden ırmaklar akan cenetlere yerleştireceğim. En güzel
mükafatlar Allah’ın yanındadır. [2,186;
60,1; 85,8]
196
– Hakkı inkar edenlerin
diyar diyar, refah içinde gezip durmaları sakın seni aldatmasın.
197
– Pek kısa bir zevk
ve eğlenme!
Sonra varacakları
yer ise cehennem! Orası ne fena bir yatak! [40,4;
10,69-70; 31,24; 86,17; 28,61]
198
– Lakin Rabbine karşı
gelmekten sakınanlara
Allah tarafından
bir ikram olarak
İçinden ırmaklar
akan cennetler var. Onlar orada ebedi kalacaklardır.
Allah’ın yanında
olan mükafatlar, elbette o hayırlı ve iyi insanlar için daha
hayırlıdır.
199
– Ehl-i kitap içinde, Allah’a
iman ettikleri gibi, Hakkı tazim ederek hem size hem de kendilerine
indirilen kitaba inananlar da vardır elbet.
Onlar Allah’ın
ayetlerini, değersiz bir menfaat karşılığında
satmazlar.
İşte
Rabbi nezdinde mükafatları olanlar onlardır.
Muhakkak ki Allah
hesabı pek çabuk görür. [28,52-54;
2,121; 7,159; 3,113]
200
– Ey iman edenler! Sabredin,
Sabır yarışında
düşmanlarınızı geçin,
Cihad için daima
hazırlıklı ve uyanık bulunun
Ve Allah’a karşı
gelmekten sakının ki felah bulup başarıya eresiniz.
Allah
Teala bu ayette felah (başarı) sırrını özetlemiştir.
1.Sabır (musibete karşı sabır, taate devamda sabır
ve günahlardan uzak durmada sabır). 2.Sabır yarışında
düşmanları geçmek. 3.Cihad için devamlı uyanıklık
(cemaatle namaz vesilesiyle birbirine bağlanma, Allah’ın dinini
koruma ve yayma konusunda daimi gayret, uyanıklık ve İslam
hudutlarını korumada nöbet tutma.) 4.Allah’ın emirlerine
karşı gelmekten sakınmak.
|